1- Anlamlandırmada kullanılan dili yadsımamak :                        

Yalnızca yazında değil, bütün sanat dallarında, yaratım ve biçimlendirme için başvurulan dilin öğelerini izlemek, sözün, sesin, devinimin, iki boyutta renkle çizginin, yontunun oluşturacağı evrene içtenlik, özgünlük, en önemlisi tutarlılık kazandıracaktır. Sanat yaratımıyla ortaya konulan bu yepyeni evren, aslında algılarımızla değer biçtiğimiz nesnel çevrenin birer değillemesidir. Duyularımızla edindiklerimizi tartışmaya, irdelemeye yapılan bir çağrı yolu olan sanat, eğretilemeleriyle, kışkırttığı çağrışımlarla, yazının, müziğin, dansın, sahnenin, plastik sanatların, sinemanın da ayrı birer dil olarak benimsenmesine yol açar. Böylelikle sanatçı, gündelik konuşma dilinin yetkinleşmesine katkıda bulunurken; diğer yandan ‘tarihsel süreklilik’ kuramının tembelliğine karşı çıkan bir tez canlılıkla bu sanat dillerinin gelişip kendi içlerinde uğradıkları büyüleyici değişimlerle bugün ‘disiplinler arası bütünlük’ diye anılan anlamlandırma uzamını sonsuzluğa erdirir. Anlamlandırmaya  boyutsuzca tanınan bu özgür alan, bireyselliğe elbette açıktır; ama bireyci ve öznel mırıldanmaların yitip gideceği; canlılığı yalnızlık içinde tükenmeye yönelten modern ötesi anlatımların soluk alamayacağı bir auradır..

Ferdinand de Saussure, çağcılı Durkheim’ın toplumsal çözümlemelerinden yola çıkarak, bireyin bir kültürün, bir sosyal çevrenin içinde değer yargılarına vararak kendi varlığını oluşturduğuna inanmıştı. Bu nedenle dilbilimci Saussure tarihsel süreklilik kavramıyla dil ile anlam açıklamalarına erişmeye çalışmanın boşuna olacağını düşünmekteydi. Niteliklerini yitirmemiş bir geleneksel yapıyı incelerken göstergelere başvurmanın doğru olacağını ileri sürerek, göstergebilimin önünü açmış; kendisinden sonra gelen dilbilimcilerin ‘dil’in toplumsal uzlaşı üstüne yapılanmış bir kurum olduğu savlarına da ışık tutmuştur. Dilin anlamı yakalamak için süreklilik içinde değil, anlamlar arası değişkenlikle yaşadığını; her değişimin kendi göstergelerini ardında bıraktığını vurgulayan düşünür, güncesine tüm içtenliğiyle şöyle yazmış:

“ …dilbilim konusunda aklı başında on satırcık yazmanın güçlüğü canıma yetti. Uzun süredir kafam her şey bir yana, dilbilim olgularının ve onlara bakış açılarımızın sınıflandırılması düşüncesiyle dopdolu; dilbilimciye ne yaptığını göstermek için göze alınması gereken işin ölçülemeyecek denli çok olduğunu gitgide daha iyi fark ediyorum.  Kullanılan terimlerin yetersizliği, bunların yeniden gözden geçirilmesinin gerekliliği ve bunu başarabilmek için dilin ne tür bir nesne olduğunu göstermek, (genelde, dilin niteliğini düşünmek zorunda bırakılmamak en büyük isteğim olmakla birlikte) filolojiden aldığım tadı bozuyor. Bu beni kendi istemim dışında, dilbilim alanında benim için bir anlam taşıyan bir tek terim bile olmadığını açıklayacağım bir kitap yazmaya itiyor. Açık söyleyeyim, ancak bundan sonra , işimi bıraktığım yerden sürdürebileceğim. “ (1)

Saussure bu kitabı yazamadı. Ama insanın her şeyi anlamı ileten dizgelerle düzenleme eğiliminde olduğuna; davranış ve nesnelliğin toplumdaki anlamını görmezden gelmenin, yalnızca fiziksel bir incelemeyle yetinmek olacağına bizi inandırdı. Çünkü insan davranışlarını inceleyen biri olayların kendisiyle değil, anlamlı olaylarla ilgilenmeliydi.

19. yüzyılda başlayan bu yeni kavrayış biçimi, yapısalcılık ve biçimcilik yordamları kullanılarak sürdürüldü. Rus biçimcilerine göre, yapıtın biçimini ele alarak, onun düşünsel taşıyıcı öğelerini incelemek aktarılmak istenen anlamı yakalamak için yeterlidir. Bazıları yaşamöyküsel ve genetik(kaynaklarına inerek) çözümlemelere ya da bir içsel-ruhsal tepiye dayanarak çözümlemelere girişirler. Amerikan Yeni Eleştirisi  ise, yazınsal olanı felsefi içerikle ve genetik olarak, yani kaynaklarına inerek irdeler. Amerikan yeni eleştiri yönteminde içselliğin değerlendirilmesi yapılmaz. Belki de bu yüzden, Fredric Jameson, Rus Biçimcilerinin şiiri ‘ imgelerle düşünmek’ diye tanımladıklarını söyler. Onlar hem sanatta hem de politikada devrimci olan Mayakovski’yi benimserken, Anglo- Amerikan bakış açısı, romantizmi ve köktenci geleneği bile sırt çevirerek, fizik ötesi şövalye şiirine geri dönmeyi yeğlemiştir. (2)

Görülüyor ki, insanın bir dili kullanarak anlamı yakalama çabasını geçmişinde oldukça büyük bir düşünsel birikim yatmaktadır. Böyle olmasına karşın, küreselleşmenin yeni bir din olarak dayattığı modern ötesi yasalarla, sanatı da bir hükmetme aracına indirgeme girişimlerine neredeyse karşı duramayacak haldeyiz. Her sanat dalını ayrı dillerin kullanıldığı anlamlandırma yolu olarak benimsersek, bunların kendi yapıları içinde bir arada kullanımını da yerindelik ve tutarlılıkla sağlayabileceğiz. Yoksa intihalin esinlenme sayılarak; dildeki yozlaştırmanın buluş olarak adlandırıldığı karanlık bir dönemi yaşamak zorunda kalacağız.

2-  Gerçeklik duygusu ve modernizmden gelen ikilem:

Kurgusal anlatımın içinde, başkasının yerine kendisini koyan sanatçı, bazen zamansızlığa da özgürce yelken açar. Bu anakronik yolculuk yine insanlık hallerini duyumsayarak bir irdeleme yapmak içindir. Sözlü dil kullanılıyorsa yazar, konumunu zamansızlık içinde de; oylumsuz bir boşlukta da korumalı, bakış açısının ne olduğunun ayırtında olmalıdır. Resimde konu da, boyut da düşleme, kurgulama sırasında belirlenir. Ressam, “ Hadi bakalım, bugün de bir elma resmi yapayım!” diye eline geçen herhangi boyuttaki bir tuvalin üstüne çalışmaya başlayamaz.  Yazar da, gündelik duyumsamalarını anlatıma dökmek istemeyecek, tüm duyularıyla algıladığı yeryüzü hallerini, düşsel kurgularla biçimleyecektir. Ressamın gerek malzemenin, gerekse boyutun seçimini kendisi yapamadığı gibi, yazar da öyküyü mü, romanı mı tür olarak seçmesi kendi istemi ile kararlaştırılamayacak; tasarımı su yüzüne çıkarken nereden geldiği anlaşılmayan bir istek olarak kendiliğinden belirlenecektir. 

Estetik düşünce, sanatın iyiye, aydınlık bir gelecek kurgusuna yönelirken, insan duyularının bilgi üretmesini de içeriri. Öznel ya da paylaşılan bilgi, sanatsal yaratımın alt yapısında izlerini sürdürecektir. Ne var ki, modernizmin büyük vaadlerle gelip tıkandığı bir ara süreç var! Duchamp ve Newman’la başlayarak, pop-artçı Andy Warhol’la sürdürülen estetiği yok sayan yaklaşımın, sanatın, tüketim nesnelerini ve bunların çöplerini; kısacası insan atıklarını malzeme edinerek gündelik ve sıradan insanlık hallerini anlatıma dökmesi, bence bir kırılma noktası; bir milattır. 

Bugünün “güncel sanat” adı altında oluşturulan düzenleme ve yerleştirmelerine değin uzanan yol bu kırılmayla başlamış oldu. Toplumsal gerçeklik sayılanın öznel önemi ortaya çıkarılmak istenirken, oluşmamış düşüncenin, tamamlanmamış eylemin anlık video ve ses kayıtlarıyla sunulmasıyla yetinilince, yalnızlığa terkedilmiş bireyin anlaşılmaz inlemelerini çağrıştırmak post estetik anlayışın gösterdiği başlıca beceri olmuştur. Bazı nesneler birer fetiş edinilerek, anlamı yakalamak değil, anlam yaratmak savlarına girişilmiştir. Bu hamlığı, sayfalar dolusu açıklamayla anlamlandırmaya kalkışılınca da, artık sözcükler de örselenmekte; sözlü dil bile bezgin mırıldanmalara dönüşmekte..(3)

Olgunlaşmamış düşüncenin, yaşanmakta olanın, ortaya çıkmamış olgunun kayıtları ya da canlandırılması, kavrayışımızı derin bir boşluk içinde bırakmıyor mu? Toplum olarak paylaşabileceğimiz gerçeklerin yerine konan simulasyonlar, “..miş gibiler”, bu boşluğu doldurarak bilinçlerimizi emperyal gücün buyruğuna teslim etmekte. Böylelikle sanat, sipariş edenin buyruklarını ileten, bilinç köreltici, geçmişi silen, şimdiki zamanın geçmişe akmasının; geleceği kurgulamasının önünü tıkayan bir silah olarak kullanılmak istenmektedir

Bundan önce iki söyleşimde belleğin silinmesine örnek gösterdiğim Michael Gondry’nin 2004 yılı yapımı ( Kate Winslet’la Jim Carrey oynuyorlar) filminden burada da söz edeceğim: Bu bilimkurguda beyin, katmanlı topoğrafyasına çöreklenmiş kötü anılardan arındırılabiliyor. Ne var ki, bu işlem sırasında bazı kırıntılar tam anlamıyla yok edilemediği için benlik direnerek yitirmek istemediği bazı sevda anılarına tutkuyla sarılıyor, kendi ölümünü özlüyor.

Geçen hafta bilim-teknik dergisinde kötü anıları silen bir ilacın fareler üstünde denenmekte olduğunu okuyunca hiç şaşırmadım. Bu denli gündelik saçmalıkların boğuntusunda çırpınırken anımsayabileceğimiz yaşanmışlık, ardında olsa olsa bir farenin anıları kadar küçük kırıntılar bırakmıştır. Bu tortunun da tek tabletlik bir iyileştirmeyle temizlenmesi sorun yaratmaz.

3-  Zamanın çeşitlendirilmesi;  uzamın çoğaltılması:

Bizans duvar resimlerindeki perspektif yanlışlar, bu konuda düşünmeyi kışkırtarak, Rönesans sanatındaki kusursuzluk arayışlarının coşkusuna yol açmıştır. Diğer yandan, bu perspektif eksiklikler, “mekan duygusunu” çoğaltarak zamanın sonsuzluğu imgesini vurguladıkları için, plastik sanatların en, boy, derinlik  olarak özetleyebileceğimiz boyutlarına zaman boyutunu da eklemiştir. Demek ki, çağdaş sanatta boy gösteren anakronik gezinmeler, bilinç altı-üstü dışavurumlar, ırmak roman anlatım biçimleri oldukça eski bir öyküye dayanmakta. Doğu sanatında bu çağdaş sanat akımlarının daha da derin kökleriyle karşılaşıyoruz. Hint, İran, Osmanlı minyatürleri; Bin bir Gece Masalları, oylumu da zamanı da serüvenin akışı içinde sonsuzca çeşitlendirirlerken, yeni bir gerçeklik duygusu yaratırlar..  Matrakçı Nasuh’un minyatürlerinde izlediğimiz gibi, bazen de Kanuni Sultan Süleyman Hân’ın Irak üstüne yürüyen ordusunun menzillerini gösteren somut birer belgedirler. 

Adorno da Hegel’in  düşüncesinden yola çıkarak, biçim öncesi bir anlam bir içerik olmadığına inanır: Sanatsal biçimin, tüm estetik kaygılarına karşın, içeriği varsıllaştırmak amacını taşımadığını; süre gidene ve veri olarak algılanan dış çevreye yeni bir düzen kazandırma çabası olarak tanımlanabileceğini yazmıştır. Gerçekliğine ulaşamadığımız varlığın ilk biçimi gibi, ardından gelen biz ölümlülerin biçimlendirmeleri de Adorno’ya göre,” Birer çökertilmiş sosyal içeriktir”.

Çoğaltılan uzamın (mekân) çeşitliliği, tüketimi kışkırtmak için kullanılan tüm olguların içinde, kavrayışımızı karartan en etkin karabasana dönüşmesinin nedeni, sanatsal yaratım için kullanılan bir yöntemin tecime araç kılınmasıdır . Alış-veriş merkezleri, show roomlar; kalabalıkların yığıldığı konserler, gladyatör dövüşlerinin yerini alan spor karşılaşmaları insanın yabancılaşması için yeterli görülmüyor: Post-modern zamanların sunduğu uzamsız uzamlar, internet erişimi ve sanal ortamlar bilinci tüketime kilitleyen birer mekanizma olarak devreye sokulmakta. İnsanın varlığını duyumsaması, çok çeşitli biçimlendirmelerle, çarpık bilgilendirme yöntemleriyle aldatıcı imgelere indirgenmiştir.

Fransız fizikçi, şair, düşünür, bilgi kuramcısı Gaston Bachelard (1884-1962), “Mekânın Poetikası” kitabında,

 “ Mekân, peteklerinin binlerce gözünde zamanı sıkışmış olarak tutar” der.

Bachelard, zamanının gerçeküstücü sanatçılarıyla kurduğu dostlukların etkisiyle olmalı, önerdiği ‘akıl-üstücü’ yöntemle, aklın sürekli kendisiyle tartıştığı; kendisini yeniden kurguladığı bir eleştirel yaklaşımı savunur. Şiir nesneye büyük bir sevgiyle yaklaşırken¸bilim nesneyi kuşkuyla, parçalara ayırarak hoyratça pençesine almaya çalışır. Şiirde nedenselliğin olmayışı, düşünürü, geçmişin katmanları arasına gönderir: Sezgisiyle ışıldayan bu durak, Pitagoras’ın “monat” diye andığı, ruhla maddeyi aynı zamanda içeren evrensel matematik birimdir; yani ‘tinsel atom’.. Mekân olarak ev, bir barınaktan çok, düşleri, imgeleri barındıran bir çatıdır.

Mahler, en ünlü yapıtını, 1909 yılında , kırk yedinci yaşında  tamamlamış. Ölümünden tam iki yıl önce Gustav Mahler’in “Toprağın Türküsü” bestesinin biçimlenme serüveni, 1907’de bir arkadaşının gönderdiği bir Çin şiiriyle başlamış.  Li-Tai Po ‘dan Hans Bethge’nin çevirdiği bir şiirdi bu:

                                    ‘’ Uçsuz bucaksız bir maviliktir gökyüzü,

                                      Toprak ise doğurgan olmayacak bir zaman,

                                      Anca baharda yeşerip çiçeklenecek yeryüzü ..

                                      Ne kadar daha yaşanır ki gökyüzü;

                                      Durmadan yinelenecek her solunan an .

                                      Bu döngünün neresindesin Ey insan? ‘(*) (Çev:Z.G.)

Sanatsal biçimlendirme bellekte yer eden izlerin en yalın, en netleştirilmiş bir yansıması ise, yaratım için kullanılan dil de beş duyuya yöneltilmiş sözün, sesin, uzamın, rengin, formun, devinimin uyum (ahenk, harmoni) içinde sunulmasıyla oluşur. Yapıt, duyumsamaların, düşleme, tasarım, biçime kavuşma evrelerinden geçerek anlam kazanan özgün ve en somut bir haldir. Buna karşın, yapıtla karşılaşacak sanatsever, soyutlamalarıyla iletilen anlamı daha da varsıl kılar. Artık bambaşka bir bilinç boyutu söz konusudur.

Mallarme ,20/Nisan /1868’de  François Coppée’ye yazdığı mektupta büyük bir alçak gönüllülükle şöyle anlatır. “Bana gelince, kusursuz çıplaklığıyla DÜŞÜ görme günahını iki yıldır işliyorum, bu arada onunla benim aramdaki  müziği ve unutulmuş gizemi biriktirmem gerekiyordu. Şimdiyse, saf bir yapıtın korkunç görüntüsüne varmış bir halde, neredeyse aklımı kaçırdım ve en sıradan sözlerin anlamını unuttum.”(5)

Şiir, imgelerin örgüsüyle arı bir müziğe, ayrıntılardan sıyrılmış bir yontuya, yeniden yaşama dönen 

Kavrayabilmek ve anlamlandırabilmek için, duyuların biriktirdiği algıların tümüne gereksinmemiz var. Algıların kaynağı başka olsa da, belleğe ulaşıncaya dek geçirgenliği arttıran süzülüşlerle, önce kavramları türetip, imgelerimizi elde ediyoruz. Sanat dilleri arasında bir Babil Kulesi yabancılığı olmadığı; Mallarme’ın, Mahler’in, Klee’nin, Nazım Hikmet’in aynı dili çok başka tınıya, tonlara ve ritme ulaşmak için varsıllaştırdıklarını söyleyebiliriz.

Paul Klee :

“Bir gün özgürce , belki de kendiliğinden klavyelerden elde ettiğim ses ve tonlarla renkli doğaçlamalar yapabilmeliyim ; aynı boya kutumdaki bir dizi  sulu boyayla yaptığım gibi..” derken, küçük yaşlarda aldığı müzik eğitiminin etkisinden çok , yeryüzünü bıkmadan izleyen kucaklayıcı bir kavrayışın coşkusunu dile getiriyordu . Klee’nin denemelerinde, ders notlarında sıklıkla yinelediği ,“ Sanat, gördüğünü yapmak değil, görünür kılmaktır”, özdeyişi, onun Bahaus okulunda, Kandinsky, Lyonel Feininger, Schonberg  ile birlikte geliştirdikleri düşünsel alt yapı, ‘sanatın işlevselliği’ konusundaki çalışmaları, bu okulda verilen eğitimin bir özeti gibidir. Klee’nin bu okuldaki öğretmenlik yıllarında sesi, sesteki uyumu ve ritmi tanımlayan çizimlerini, sonraki yıllarda “Beyaz üstüne kompozisyon”,”Kırmızı füg” diye adlandırdığı ses ve ezgiyle başat birçok yapıtı izler.

Klee,  gömüt taşına kazınmış dizeleriyle bizlere sanatın kavrayışının, zaman ve uzam tanımayan özgürlükte bir başka tasarım boyutu olduğunu şöyle anlatır:

Burada ressam Pul Klee yatıyor.

Doğumu : 18/Aralık 1879

Ölümü 29/Haziran/ 1940

“Şu yeryüzünde kavranılamaz biriyim ben.

Çünkü ölülerle birlikte olduğum kadar,

Daha doğmamışların da arasındayım;

Yaradılışa alışmış olmaktan biraz daha yakın

Ve yine de çok uzakta.”(4)

Kişilerin tüm canlılıklarıyla çizilmesine iki örnek vermek isterim:

Orhan Kemal, daha önce ‘Vukuat Var’ da, ‘ Hanımın Çiftliği’nde okuyucunun karşısına çıkardığı Kabak Hafız’ı , ‘Kanlı Topraklar’ romanında ( Remzi Kitapevi 1974) bir iki satır içinde hem dış görünümü ile hem de değer yargılarıyla neredeyse resmeder.

Anlatmak da; okuma, izleme, dinleme isteği de aslında aynı gereksinimden kaynaklanır. O istek ise, yeryüzüne, insana bir anlam kazandırmak için bıkıp usanmadan sürdürdüğümüz biçimlendirme tutkusudur. Biçimlendirme düşüncesini oluşturan bu tutku, kavrama yetimizdeki sınırları kaldıran bir uzanıştır.

Olup biteni anlatıma dökmek, geçmişin öyküsünü en çarpıcı biçimde sunmak; zamanı, yeri, kişileri bütünün içinde  yoğurmak, sanatsal yaratım için yeter mi?  Hele içinde bulunduğumuz  coğrafyada bugün de ( Balkanlardan , Kafkasya’ya; Güneydoğu’dan, Ortadoğu’ya dek) gittikçe daha büyük bir yoğunlukla yaşanan savaş ve cana kıymaların kanıksandığı bir yeryüzü yetmiyormuş gibi, ekran ve perdeyi kan kırmızıya boyayan görsellik  üstümüze  gelmekte  iken.. Kanıksamışlık içinde, bir kavram olarak kaba gücü  irdeleyemezken..

Proust’un , ‘Kayıp Zamanın İzinde’ romanının birinci kitabından (Çev: Rosa Hakmen, Y.K.Y. ) bir bölüm, yalnız resmetme düşüncesinin değil,  sanat yaratımının tanımına yönelişiyle bana çok şey söyler. Yazından başka bir sanat dalında uğraş veren sanatçı, bir ressam, yaratım süreci içindeki yalnızlığıyla artık karşımızdadır. Bu yalnızlık günümüzdeki bireyin terkedilmişliğinden çok başka bir durumdur, Sanatçının çok öznel olan yaratım alanına çekilmesidir:

Genç yazarın uzun süredir beklediği tanışma sonunda gerçekleşmiştir. Ressam Elstir’le dostluk etmek onu hem gururlandırmakta, hem de yepyeni bir düşünsel açılıma sürüklemektedir:

‘’ Tanrı nesneleri adlandırarak yarattıysa, Elstir’in de adlarını kaldırarak veya değiştirerek yeniden yarattığını fark edebiliyordu.. Nesnelere ad olan sözcükler, daima bir kavrama cevap verir; bu kavram gerçek izlenimlerimize yabancıdır ve bizi bu kavrama ilişkin olmayan her şeyi onlardan ayıklamaya mecbur eder. ‘’ (say:362) 

‘’Elstir’in gerçeklik karşısında zihnindeki bütün kavramlardan arınmak için gösterdiği çaba, özellikle dikkate değerdi; çünkü resim yaparken kendisini bir cahil haline sokan, dürüstçe her şeyi unutan ( zira bildiğimiz şey bize ait değildir ) bu adamın zihni, istisnai bir eğitime sahipti. ‘’ (say:366)

Düşlenen ve kurguya dönüştürülen gerçeklik, yaşanmakta olan gerçeklikle çoğu zaman iç içedir. Birbirinden uzaklaştıkları ölçüde artan bir hızla aynı çizgi üstünde buluşurlar; nefes kesen bir sürüklenişe yol açabilirler.

Anthony Hopkins’i daha çok “ Kuzuların Sessizliği” filmindeki Hannibal rolüyle tanırız. Şimdilerde yeryüzüne dağılan kendi kalabalığımızla öylesine boyun eğmiş durumdayız ki, kuzucukların sessizliği bize hiçbir şey çağrıştırmaz oldu.. 

Anthony Hopkins, 2007’de hem oyuncu hem de yönetmen olarak ortaya koyduğu “Slipstream” adlı filmde ( ‘Düş içinde Düş Görmek’ diye Türkçeleştirilmiş), bir senaryo yazarının yazdığı metin filme alınırken, kurgudaki gerçekle sette yaşananları iç içe yaşamaya başlamasını anlatıyor. Oyuncu senaryodaki kişiliğe bürünürken elbette kendisiyle hesaplaşır. Ama yazar, çekim sırasında senaryoda yaptığı değişikliklerle bir film kahramanının 20 sekans önce öldürülmesine yol açıyorsa, birbirlerine tutkunlukları herkese örnek olan orta yaşlı çiftin ikisinin de yürek bulandıracak denli içten pazarlıkçı oldukları filmin ilk yarısında büyük bir düş kırıklığına yol açıyorsa, gerek kurgudaki kişilerin, gerekse onları oynayanların her iki kimlikleriyle de böyle acımasız bir yazarı yok etmeye çalışacakları, yazarın iki ayrı dünyada da kaçacak delik bulamayacağı apaçık yeni bir gerçeklik değil midir? Artık filmin içinde denetlenemez cana kıymalar görülecek; sette de ekmek kavgasının, ün edinme tutkusunun yol açtığı kavgaların, beklenmedik ölümlerin karşısında çaresiz kalınacaktır. Orta yaşlı adamla karısı birbirlerine karşı utanç içine düştükleri gibi, anlatımın içinden pisipisine boşluğa savrulmuşlardır. Filmin sonuna doğru öldürülmeyi bekleyen oyuncu 32 sahnede rol keserek o yılki Oscar ödülüne aday olmayı umut ederken, filmde yarım dakika bile boy gösterememiştir.

Öykücülerimiz, romancılarımız aynı yazgının alınlarına yazılmasından kaçınmak için kalemlerini denk almalıdırlar; ressam da, yontucu da düşlerinin dışındaki boşluğa bel bağlamak gafletine düşmemelidir.. Düşler sipariş edilemez. Sanatçı bakışını geleceğe çevirerek, minör ayrımların kışkırtıcılığından, barışçıllığın yerini alan şiddet gösterilerinin gözdağı veren söylemlerinden kaçınmalıdır. Bundan böyle kameralarla belgelemeye, bilirkişi raporlarına gerek kalmadı. Sanatçı artık kendisinin biçimlendirdiği, kurguladığı kişilerle, yarattıkları perspektifin içinde hesaplaşmak zorunda kalacak.

Annem Ferzan Gürel, öykülerindeki anlatımında yaşadığı kentlerden, gerçek mekanlardan söz ederdi. Ama “Ortadoğu’ya Geçit Yok” romanında birden Filistin topraklarında uzun bir yürüyüşe de çıktığı oldu. Kurgusunun içinde öyküleri, soluk alıp veren aramızdaki kişilerin izleyerek bize anlattıkları uzamlar içinde yaşananlardır. Sevgili annem yarattığı kahramanlarına, bazı yazarların yaptığı gibi acımasızca, hoyratça davranmazdı.  Onları yüzyıllar arasında, çağdan çağa dolaştırarak hiç eziyet etmedi. Anlatımı içinde boy gösteren kişilerin en kötü yürekli olanlarının bile insanlık hallerine ilişkin sığınacakları birer özrü vardı. Bazılarını bağışlamak, hoş görmek içimizden gelmese bile, hepsi de aramızdan birileriydi..

24/Mart/2009 günü yitirdiğim annem Ferzan Gürel, yaşamının son günlerinde derin uykulardan uyandığı ilk anlarda düşle gerçeğin ayırtına varamaz olmuştu. Ölümünden birkaç hafta önce onu uyandırıp yemeğe çağırmak istediğimde, gülümseyerek,

“Oğlum,” demişti, “ yıllar önce yitirdiğim defterimi buldum. Üst katta denize bakan odadaki masamın çekmecesindeymiş. Haydi onu bana getiriver.“

Annemin geçmişte yaşadığı evlerin çoğunu elbette ben de paylaşmıştım. Ama düşünde gördüğü ev, ben doğmadan önce babamla birlikte kiralayarak yerleştikleri İzmir’in Göztepe semtindeki yalıydı. İlk öykülerini bu evde yazmaya başlamıştı.

Betimlemelerle canlanan uzamın içinde boy gösteren kişiler yepyeni bir geçekliğin kapılarını da bize açmış olurlar. Sanatçı aslında uyanıkken de düş görebilen kişidir. 

Benim düşlerim ise çoğu zaman karabasana dönüşme eğiliminde olurlar. Hemen uyanırsam paçayı kurtarırım Belki de çağın gereğidir.

Yıllar önce bir sergime gelen Mehmet Ergüven, bir resmimin karşısında durarak,

“Ziya Beyciğim, bakın bu resminizdeki kompozisyon kusursuz, bir de eliniz bolca boya kullanmaya gitse de doku elde edebilseniz”, demişti. O sıralar resim eleştirileri kaleme alıyordu. Bu karşılaşmadan sonra gördüğüm düşlerde, sevgili Ergüven’i cebinden çıkardığı boya tüpleriyle resimlerimin üstüne yürürken karşımda buldum.

Çok başarılı bir sahne düzenleyicisi ve sahneye koyucu olan Ergüven bugün  çalışmalarını bu alanda sürdürüyor. Elhamra’nın derinliği yetersiz, küçücük sahnesinde yaptığı yalın ve özentisiz dekor çizimlerini uygulayarak, nice büyük operayı kalabalık kadrolarıyla İzmir’lilerle buluşturmasına tanık olduk. Uzam kendi dokusunu, her kurgu için çok başka derinlikler çağrıştırarak ayaklarımızın altına sermekte..

Uzamı ve ritmi düşlere uyarlamakla, aslında yaşamımızın her anında belli belirsiz bir erişilmezlikle, yalnızca sezmekle yetindiğimiz anlama biraz daha yakınlaşmak; sonunda suyun derinliğinden yüzeye yükselen bir esinlenme gibi öz benliğimize kavuşmak bugün de olmayacak iş değil.

10/04/2009                            

(Gürel'in 11/Nisan/2009'da İzmir Türk Dili Derneğinde yaptığı konuşmanın metnidir)

(1)- Saussure- Jonathan Culler, Çev: Nihal   Akbulut - AFA Çağdaş Ustalar Dizisi 8-2002    

(2)- Dil Hapishanesi – Fredric Jameson- Çev: M. H. Doğan- Cogito-YKY-2003

(3)-Sanatın Sonu- Donald Kuspit-Çev:Yasemin Tezgiden-Metis-2006     

(4) - Günlükler-1898-1918- Paul Klee, Y.K.Y-2005

(5)  Stéphane Mallarme/Profil, Hazırlayan ve çeviren:Ömer Aygün 

(*)-Gustav Mahler , ‘Das lied von der Erde , Londra Flarmoni- Emi Record’s-1992