Öykücülerimiz, romancılarımız, yapaylıktan kaçınmak için kalemlerini denk almalılar; ressam da, yontucu da düşlerinin dışındaki boşluğa bel bağlamak densizliğine kapılmamalıdır.. Düşler sipariş edilemez. Sanatçı bakışını geleceğe çevirerek, ayrımcılıktan, gerçeklik duygumuzu körelten simülasyon tutkusundan, barışçıllığın yerini alan bireyci ve bencil söylemlerden kaçınmalıdır. Sanatçının kendisinin biçimlendirdiği, kurguladığı kişilerle, yarattığı kurgusal oylum içinde hesaplaşmak zorunda olduğuna inanan yazar Ferzan Gürel’le birlikte nice bilimkurgu romanı ya da filmi de paylaşmışımdır. Gerek geleceği düşleyen anlatımlar, gerekse insanlık durumlarını anlamlandıran tin çözümlemeleri; Jules Verne’den, Virginia Wolfe’a; M. Shelly’ye, İ. Oktay Anar’a dek birçok yazarın kalemiyle canlanıveren bambaşka gerçeklik duyumsamalarının onun beğenisiyle kucaklaştığını izlemişimdir.  Gündelik yaşantılarda olsun, sanatsal yaratımda olsun, onun hoş görmediği yaklaşım öznellik batağına saplanıp kalmaktır. Öznellik, bencilliği kışkırtan bir mırıldanmadır; bir başka açıdan bakıldığında da, genelleme yapmamıza ve soyutlamalara girişmemize engel olduğu için anlatımcının tutarsızlığına yol açar.

Annem Ferzan Gürel, öykülerinde genellikle yaşadığı kentlerden, yakından tanıdığı kişilik yapılarından, bildik coğrafyalardan söz eder. Ama “Ortadoğu’ya Geçit Yok” romanında izlendiği gibi, birden Filistin topraklarında uzun bir yürüyüşe de çıktığı oldu. Kardeşim Prof. Dr.Şükrü Sina Gürel’in, çağrılı olarak bir bilim kuruluyla birlikte katıldığı geziden aktardığı savaş izlenimlerini, okuduğu  haberlerle, araştırmalarla da harmanlayarak bu romanı yazmıştı.

Bunun dışında öyküleri, “anılarla romanı”, aramızda soluk alıp veren kişilerin, geçmişimizde iz bırakanların yaşadıkları, sonra da bize anlattıkları uzamlar içinde olup bitenlerdir; Düşmanın İzmir’i ele geçirmesinden Anadolu’nun kurtuluşuna; Cumhuriyet’in kuruluşundan, yabancı elerle yönetildiğimiz darbe yıllarına uzanan bir kesit anlatılır.

Sevgili annem yarattığı kahramanlarına, bazı yazarların yaptığı gibi acımasızca, hoyratça davranmazdı. Kişilerini yüzyıllar arasında, çağdan çağa dolaştırarak onlara eziyet etmedi. Anlatımı içinde boy gösteren kişilerin en kötü yürekli olanlarının bile insanlık hallerine ilişkin sığınacakları birer özrü vardı. Bazılarını bağışlamak, hoş görmek içimizden gelmese bile, hepsi de aramızdan birileriydi..

24/Mart/2009 günü yitirdiğim annem Ferzan Gürel, yaşamının son günlerinde derin uykulardan uyandığı ilk anlarda düşle gerçeğin ayırtına varamaz olmuştu. Ölümünden birkaç hafta önce onu uyandırıp yemeğe çağırmak istediğimde, gülümseyerek,

“Oğlum,” demişti, “ yıllar önce yitirdiğim defterimi buldum. Üst katta denize bakan odadaki masamın çekmecesindeymiş. Haydi onu bana getiriver.“

Annemin geçmişte yaşadığı evlerin çoğunu elbette ben de paylaşmıştım. Ama düşünde gördüğü evi anımsayamıyordum. Biraz düşününce, annem de iyice kendine gelip, düşü gerçekten ayırmaya başlayınca, bu evin ben doğmadan önce babamla birlikte kiralayarak yerleştikleri İzmir’in Göztepe semtindeki yalı olduğu ortaya çıktı. İlk öykülerini bu evde yazmaya başlamış, oğulları büyütüp, öğrenim için evden ayrılasıya dek yazdıklarını kitaplaştıramamıştı.                  

Fransız fizikçi, şair, düşünür, bilgi kuramcısı Gaston Bachelard (1884-1962), “Mekânın Poetikası” kitabında,

“ Mekân, peteklerinin binlerce gözünde zamanı sıkışmış olarak tutar” der.

Bachelard, zamanının gerçeküstücü sanatçılarıyla kurduğu dostlukların etkisiyle olmalı, önerdiği ‘akıl-üstücü’ yöntemle, aklın sürekli kendisiyle tartıştığı; kendisini yeniden kurguladığı bir eleştirel yaklaşımı savunur. Şiir nesneye büyük bir sevgiyle yaklaşırken¸bilim nesneyi kuşkuyla, parçalara ayırarak hoyratça pençesine almaya çalışır. Şiirde nedenselliğin olmayışı, düşünürü, geçmişin katmanları arasına gönderir: Şiirselliğin el yordamıyla ışıldayan bu durak, Pitagoras’ın “monat” diye andığı, ruhla maddeyi aynı zamanda içeren evrensel matematik birimdir; yani ‘tinsel atom’.. Mekân olarak ev, bir barınaktan çok, düşleri, imgeleri barındıran bir çatıdır.

Annem son günlerine değin, dış çevreden algıladıklarını şiirin el yordamıyla yargılara dönüştürmeyi sevdi. Tepkisini Yunus’un, Fuzulî’nin, Tevfik Fikret’in, Nâzım’ın, dizeleriyle belirtirdi:

                                Başımda yokluk denen rüzgâr uğuldamakta,

                                Kireçli toprağa dikilen bir ağacım.

                                Boy atarken yabanî otlar aynı toprakta,

                                Benim köküm kurudu, yandı; susuzum, açım!”

                                                                                                       (Faruk Nâfiz)

 Sanat yaratımında konumun ve kimliğin varlığının ne denli önemli olduğunu vurgularken de  Özdemir Âsaf’ın dizeleri dudaklarından dökülürdü:

                             Dün sabaha karşı kendimle koştum

                             Ben kendime çıkan bir yokuştum

                            Yokuşun başında bir düşman vardı

                            Onu vurmaya gittim, kendimle vuruştum

 Ferzan Gürel, babam Dr. Şeref Gürel’le kurdukları ortak yaşamda, çocukluklarında ve ilk gençlik yıllarında kök salmış o Cumhuriyet coşkusunu hep canlı tuttukları için, söylemlerinde toplum olarak birlikte yaşama kararlılığını ömürleri boyunca dile getirmişlerdir. Onlar, kurtuluşun, kuruluşun, bağımsızlığın çocuklarıydı. Dr. Gürel, biz oğullarına da, İlk Büyük Savaşta ve Bağımsızlık savaşında babasının cepheden cepheye koşarken yaşadıkları yoksulluğu, parasız yatılı öğrenciliğindeki toplumcu devletin sevecenliğini; 1939’da İstanbul Tıp Fakültesini bitirdikten sonra atandığı Söğüt’te, Eğirdir’de hastalarına kar altında at sırtında nasıl zamanında yetişemediğini; bir serum bile bulunamadığını anlatırdı. Annemle Söke’ye Hükümet Tabibi olarak geldiği yıllarda öğretime başlayan Ortaokul’da tanışmalarını da dinlemiştim. Öğretmen açığı olduğundan babam bu okulda fizik derslerine giriyor, annem de İngilizce öğretiyormuş.. Bütün bu izler yüzünden ikisi de toplumu bir kutsal sığınak saymışlardı. Yaşadıkları evleri insancıllığın ve insanca anıların çatısı edinmişlerdi. İkisi için de bir çatı altında yaşamak, üretken aydınlığa katkıları boyutunda genişleyen bir pencereden geleceği umutla gözlemek gibiydi.

Babam iç hastalıkları uzmanıydı. Çocukluk yıllarımın Söke’sinde üç hekimden biriydi. Uzmanlık dallarına göre hekim bulmak o yıllarda olası değildi. Bunun için ta İzmir’e gitmek gerekiyordu.. Böyle olunca ilçedekiler, çevre köylerde yaşayanlar sağlığından olmuş çocuklarını da babamın ‘muayenehanesine’ getiriyorlardı.

On yaşındaydım. Okullar kapanmıştı. Söke çayı incecik bir akıntıya dönüşmüş, susuz kalmıştı. Uzun süren o ilkyazın sıcak bir Çarşamba günü, babam manyetolu telefonla evi arayarak beni yanına çağırmıştı. O sırada, bahçedeki malta eriği ağaçlarından birinin en uç dallarına tırmanmaktaydım. Muayenehanesine girdiğimde, babam, dört-beş yaşlarında solgun yüzlü bir çocuğun sırtını dinliyordu. Kapının arkasına iki büyük sepet bırakılmıştı. Her Çarşamba Söke’de kurulan pazarda sattıkları ürünlerinden elde ettikleri üç-beş kuruşla gereksinmelerini karşılayıp evlerine dönerdi köyden gelenler. Küçüğün annesiyle babası kaygıyla ayakta onun başucuna dikilmişlerdi. Dinleme gerecini kulaklarından çıkarırken babam,

“ Açın bakalım şu sepetlerinizi, içlerinde neler var göreyim,” dedi

Üstleri bembeyaz bezle örtülüp bağlanmış sepetler açılınca, tereyağı, kese yoğurdu, yumurtalar, domates salçası kâseleri, erişte kesesi ortaya çıktı.

“ Bakın,” dedi babam, “ Hiçbir ilaç yazmıyorum.Çocuğunuzun dermanı bu sepetlerin içinde. Şimdi örtün ağızlarını, alın götürün evinize. Hepsini çocuğunuzla birlikte siz yiyeceksiniz. Haftaya yine getirin bu yaramazı, bir kez daha göreceğim.” 

Gözlerinde derin bir hüznün gölgesi dolaşıyordu. Kendisine tanıtım için bırakılan birkaç vitamin tabletini de ananın eline tutuşturarak onları uğurladıktan sonra bana dönerek söyledikleri daha dünmüş gibi belleğime kazınmıştır:

“Oğlum, insanlarımızın durumunu görmeni istedim. Eğitim olmadan sağlıklı bir toplum yaratılamaz. Cumhuriyeti kemirenler var. Çıkarcılar otuz-kırk yıl sonra yeniden insanlarımızı yokluğun, bilgisizliğin kucağında çaresiz bırakmaya başladılar. Tek istediğim, hiç olmazsa şu ana-babanın dediklerime kulak verip de, çocuklarını iyi beslemeleri. Yoksa tüberkülozun da önünü alamayacağız. Bir bardak çayın içine ekmek doğrayıp, çocukların önüne öğün, diye sürüldüğünü çok iyi biliyorum!”              

Betimlemelerle canlanan uzamın içinde boy gösteren kişiler yepyeni bir geçekliğin kapılarını da bize açmış olurlar. Sanatçı aslında uyanıkken de düş görebilen kişidir. Annem, gördüğümüz düşlerin de, düşlemenin de geleceği kurgulamayı beslediğini söylerdi. Ferzan Gürel, bir kadın olarak, bir ana olarak; bir yazar yaklaşımıyla da hiçbir zaman iyimserliği elden bırakmadı, umutlanmaktan yılmadı. Yaşadığı çağın tanığı olurken, eşinin tanıklıklarını da dile döktü. İkisi de ömürleri boyunca bir kez olsun, Türkçe’nin, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olmanın kıvancından ödün vermedi..

Benim düşlerim ise, son günlerde çoğunlukla karabasana dönüşme eğiliminde. Hemen uyanırsam paçayı kurtarırım. Yaşadığımız çağın gereği midir bilemiyorum: Alacakaranlık bir mahmurluk içindeyiz.. Gerçeğin yerine konulan bunca olguyla yaşamaya yargılı yaşantımız, ardı arkası belirsiz dayatmaların da baskısıyla kendi kavrayış alanlarımıza dönmemize izin vermiyor.

Uzamı ve ritmi düşlere uyarlamakla, aslında yaşamımızın her anında belli belirsiz bir erişilmezliğin çaresizliğinde kalakalıyoruz. Yalnızca sezmekle yetindiğimiz anlama, kavrayış yetimize yeniden kavuşarak biraz daha yakınlaşmak; sonunda suyun derinliğinden yüzeye yükselen bir esinlenme gibi öz benliğimize kavuşmak bugün de olmayacak iş değil.. Gerçek anlamda birey olmak da nesnel kalabalığın arasında yitip gitmektense, böylesine varolmak değil midir?

 Her ölüm ardında bir boşluk bırakır, bilirim. Ama anacığımı şimdiden böylesine özleyeceğimi düşünememişim.

 Annem kardeşimle bana, “ İkiniz bugün de benim küçücük yavrularımsınız” derdi de, ben, beyaz saçlarımı, ağaran sakallarımı göstererek takılır, onu güldürürdüm. İnsan, anasını yitirince gerçek anlamda yetişkinler arasına katılırmış, derler. Ama ben onun, çocukluktan bir türlü kurtulamayan oğlu olarak kalacağım.

23/04/2009   (Beşparmak Dergisi "FerzanGürel" özel sayısında yayımlanmıştır)