Jean  Baudrillard’ın söyledikleri ve akla takılan sorular;

Woody Allen , senaryosunu yazıp yönettiği, 1977 yapımı “ Annie Hall” filminde, on beş yıldır psikanaliz seanslarından kurtulamayan televizyon komedyeni kahramanının ağzından şöyle seslenir :

“İki tür insan vardır : Mutsuzlar ya da umutsuzlar ...”

Bugünün insanının halleri ve  kendisini duyumsadığı konum,  neredeyse otuz yıl öncesinden böyle özetlenmiş.

Yapılan bir araştırma sonucunda , 70 kuşağı gençlerin mutlu bir yaşam için iyi bir eğitimi ve çalışmayı öngördüklerini ; günümüzde ise gençliğin, piyangoya  ya da mirasa konmaya bel bağladığı açıklandı.

Jean Baudrillard , 27 Nisan’da İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi DESEM Salonunda , 30 Nisan’da da İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsünde iki konferans verdi. Simültane olmasa da , metne bağlı çevirmenliği başarıyla yapan Prof. Oğuz Adanır’ın Radikal gazetesinde , “ Yalnızca ülkemizde değil, hemen bütün dünyada çok tanınan, ancak düşünceleri az bilinen ve yaşayan en radikal düşünür “olarak tanıttığı Baudrillard’ın günümüzün haberciliğiyle yaygınlaşan sanal ortamın etkileri konusundaki saptamalarını dinlerken, bir filmi daha anımsadım: 1979’da , Hal Ashby’nin yönettiği; Jerzy Kosinsky’nin kendi romanından senaryolaştırdığı öykü üstüne kurulu bir kara güldürüydü. “ Bir Yerlerde” (Being There) adlı filmde, Peter Sellers, Shirley McLaine baş rolleri paylaşmışlardı.  Bu film, yaşadığı 45-50 yılı yüksek duvarlarla çevrili bir bahçenin dışına çıkmadan , çiçeklerin , ağaçların bakımını yaparak geçiren ; dış dünyayı yalnızca televizyon ekranından izlediği kadarıyla tanıyan bir bahçevanın, birden ağzından çıkan her sözün büyük bir hikmetmiş gibi yankı uyandırması konu ediliyordu.. En  varsıl çevreler, onun sıradan anlatımının, benzetmelerle donatılmış birer şifre olduğuna inanmışlardı. Örneğin Mr. Gardener ,  bir bitkinin nasıl tohuma kaçtığından söz etmeye görsün, bu seçkin kalabalık, para peşinde koşarlarken neden oldukları anlamsızlıklara, yıkımlara doğallık kazandırıldığına inanıp, coşuyordu.

Sevgili okurlarım bir sinema yazısı yazacakken , satır aralarına niye bir konferanstan izlenimleri eklediğimi ; şu başlığı seçmemin nedenini soracaklardır .. Baudrillard da konuşmasında S. Spilberg filmlerindeki senaryolarına benzettiği kurguların ardı ardına uygulamaya konduğundan söz ediyordu da onun için.. ABD’nin önlenebilir bir saldırı haline getirdiği geleceği, yeryüzü halkının belirlenen bir öncelikle yaşamaya zorunlu kılındığını, bundan kaçınılamayacağını anlatıyordu.. Irak savaşı da aynı gerekçelerle devreye sokulmuştu . Hegamonun baskı düzenine direnmek, her türlü suçun önüne alınmış; karşı çıkmak en büyük suç olarak tanımlanmıştır.. Kimilerinin yalnızca bir sosyolog , kimilerinin ise keskin sözlü bir düşünür olarak tanıttığı Baudrillard,  ABD’nin neden olduğu her savaştakinden daha belirgin , değerleri yok eden bir umursamazlık , Irak savaşında ortaya çıkmıştır , diye anlatıyor, şöyle sürdürüyordu:

“Francis Fukuyama , terörü yenmeye yönelmiş bir terör öneriyor. Zamanımızda süregelen lanetleme ve didişme, küresel boyutta bir soğuk savaş ve değerlerin yok edilmesi sürecidir . Uluslararası toplumun bir değerinin kalmadığı inancı çeşitli olgularla bilinçlere yerleştirilmekte. Moskova’daki tiyatro baskınında suçlularla birlikte tutsak aldıkları masumların da öldürülmesi, sanki günahkarla masumun nasıl olsa öbür dünyada ayıklanacağı inancının yeniden tüm yeryüzü insanlarına büyük bir gözdağı verilerek kabul ettirilmeye çalışılmasıdır . Üstelik bu olumsuz gücün neyi temsil ettiği de belli değil.

Borsa, haber, sanal senaryolar, gücünün doruğundaki bir iktidarı kendisiyle de karşı karşıya getirerek aşağılanmasına yol açmakta; küresel savlar sürdükçe temsil edilen şeyin boşluğunun, yalnızca öne alınmış fenomenlerle gözdağı vermekten başka bir içerik taşımadığı görülmektedir. Olaylar , canlı yayınlarda habere dönüştürülürken tözlerinden ayrılmakta; zamansız bir sürece çekilerek tarihsel değerlerinden soyutlanmaktadır. Olayı yaratmak ve habere dönüştürmek , işte bütün büyü buradadır. Olay olmayan olaylarla her şeyin sürekli değiştiği bir zamansızlığa sürüklenen bilinç “ gelecek zamansız “ bir bakış açısının yerleşmesi sonucunu doğurmakta. FBI birimlerinin, yalan haberle bu süreci güçlendiren bir ajans kurma çabaları,aynı amaca yöneliktir. Olay diye anlatılanlar, sunuşun hızı içinde, daha duyurulmadan, başlamadan bitmektedir.. Pentagon’un güç gösterisi olarak  Bin Ladin’în izlenmesinin haber yapıldığı  spekülatif yayınlarda yaratılan imgede  belirginleştiği  gibi, haberci sanki olay gerçekleşmeden çok önce olay yerine yerleşmiş , beklemededir . Bir zamanlar bir gerçeklik ilkesi vardı. Bugün ise , sonsuza dek kurgulandığına inanılan bir gelecek içinde yaşanan bir aktüalite ve haber açlığının öne çıktığı doyumsuzluk söz konusudur. Asıl ahlak dışı olan da budur. Levi Straus’a göre imgenin anlamların üstünü örtmesiyle haber diline nedeni anlaşılmayan , olağanüstü bir güç kazandırılmıştır. Matrix ve Disney evreninde olduğu gibi sanal ortam, somut bir alegoriyle gerçeklerin üstünü örtmekte, metaforlarıyla da yaşanılan anlamsızlıkları unutturmaktadır.  İyi-kötü çatışması yerini, süre giden haber akışı içinde karşıtlıkların durmaksızın didiştiği bir ortam yaratılarak , irkiltici ya da dehşet verici bir haber bekleme hırsına bırakmıştır. ABD egemenliği de , kendi içine çöken bir karşıtlıklar sistemidir . Küresel egemenlik olanaksız olduğu için, terör ve teröre karşı savaş sürekli yaşamaya yazgılı olduğumuz bir olaylar dizgisi halini almıştır.. Artık her şey eşzamanlıdır . Sonunda bize dehşet veren de, kötülüklere karşı çıkmasını , gidermesini yine kötü olandan beklememizle ortaya çıkan acınası halimizdir . “

“Yeni dünya düzeninde devrimler yoktur”, diyen Baudrillard, kusursuz kabul edilen bu bünyede aksaklıkların olabileceğine , ama bunların hemen giderileceğine inanıldığını ; anlattı. Ne var ki bu akış, kendisini yaratana da yönelen bir kazaya da dönüşebilirdi. Federal Almanya yönetiminin yanılsamalı görsel etkilerle (simulacrum) oluşturacağı bir parkta , izleyenlere tarihe karışmamış; daha yaşamakta olan halkının öyküsünü yaşatmayı tasarladığına değinirken , bu girişimin tarihsel boyutu yok edeceğinin ayırdına varılmadığını ileri sürdü . Çünkü bu tasarımın modernlikle bir bağlantısı da yoktu. Modernizm, ideali, vaadleri olan bir düşünsel çıkış değil miydi?

Terörizm konusunda “Kötülüğün Şeffaflığı- Aşırı Fenomenler üstüne bir deneme” adlı kitabında(1) yer alan “Terörizmin aynası “ başlıklı makalesindeki düşüncelerini yineleyen Baudrillard, terör olayının bir anda ortaya çıkıp etkisini duyurduktan sonra , arkasında  boşluk bırakan bir olgu olduğunu; tarihsel olaylar gibi ideolojik, politik bir oluşum olmadığını belirtti.

Tüm bu doğru , tutarlı değerlendirmeler, düşünürün vardığı umutsuzluklarla dolu önermeleriyle ve o kaçınılmaz dediği sonuçla bağdaşmıyordu. Manhattan adasının karşısında çok sayıda kamerayla birkaç gündür sürekli aynı kadrajda çekim yapan video sanatçısının 11 Eylül’de olan bitenin tamamını kaydetmesindeki ; ikiz kulelerin birinde kendi çıplak bedeninin içinden ışınlarla uçak imgeleri geçirerek bir performans sergileyen bir başka sanatçının aynı anda dalışa geçen gerçek uçakların taşıdığı ölümle karşılaşmasındaki  mucizevi iğretilemeleri (metaphor) anlatımına örnek olarak ekledi. Böylelikle kavramsal sanat yapanların , çağdaş enstalatörlerin Tanrısı (!) olmaktan hoşnut olduğunu belirtmiş oldu. Çünkü düzenlemelerle , yerleştirmelerle sanat biçimlendirmelere girişenlerin çoğunun durumu belgelemekten, kayıtçılık; ‘vakanuis’lik yapmaktan öteye geçemediklerini izlemiyor muyuz ?  Konuşmacı , saldırgan egemen bir güçten söz açtı ama, bu anlamsızlıkları yaratan hegamonun adını koymaktan hep kaçındı . Bu saldırgan anlayışın ABD ya da uluslar arası sermayeden kaynaklandığını  söylemek kolaycılıkmış..Çünkü yeryüzü bilincini içine çeken  küresel güç, anonimmiş; ABD’nin de bu küresel güç tarafından  emilip yok sayılan kurbanlardan olduğu düşünülebilirmiş.  Ne olursa olsun ; hangi sonlara ulaşılacaksa , bu sürecin yaşanması kaçınılmazmış.

Dinledikçe , onu okuduğumda edindiğim yargım güçlendi :Baudrillard, tez, anti tez , sentez dizgesini yitirmeyi uygun görmüş,  ruhbilimsel çözümlemelerle güçlü bir söylem edinen ; postmodernliği yadsısa da, diğer tüm gezici modern ötesi vaizler gibi gereksizlik ve  umutsuzluk duygusunu yaygınlaştıran bir anlatımcıdır. Aslında radikal bir söylem ortaya koyan kişi, ekonomik polika uzmanı, ABD’deki muhafazakar liberallerin akıl hocası Fukuyama’dır. F. Fukuyama, daha geçen gün , Türkiye’nin AB’ye kabul edilmemesi gerektiğini ; zaten  böyle bir umudun, ABD ile Meksika arasındaki sınırın açık hale getirilmesini düşlemeyle aynı şey olduğunu söylemedi mi ? Nasıl da apaçık , nabza göre şerbet taşımayan bir söylem değil mi?

Baudrillard’ın , sanal çevrenin etkileri , gerçeğin yerine konan benzeriyle aldatma süreci konularındaki düşüncelerinden yıllardır çok yararlandığımı söylemeliyim.

Yine de göstergelerin ortaya koyduğu gerçeği belgelemek yetmiyor.Jürgen Habermas şöyle diyor (2) :

“.. körleştirici bir tarih felsefesi körleşmiş bir kararlaştırıcılığın  sadece öteki yüzüdür - bürokratik olarak düzenlenmiş bir taraflılık, tembellik edilerek yanlış anlaşılmış bir tarafsızlıkla iyi geçinir.

Bilimlerin bilimselci bir bilincin (elde ettiği) pratik sonuçlara karşın, objectivist görüntüyü bozan bir eleştiri etkili olabilir. Gerçi objektivizm, Husserl’in sandığı gibi, yenilenmiş bir Theoria’nın gücüyle değil, tersine yalnızca gizlediği şeyin: bilgi ve ilginin bağıntısının kanıtlanmasıyla kırılacaktır. Önermelerin son tahlilde gerçek yaşamın niyetlerine bağlı olduğu görüşü, düşünsel derlemelerin yıkıntıları arasında kalmıştır.”

 Gündelik yaşantımızın boğuntusunda algılayamadığımız o denli çok olgu var ki , şaşkınlık içindeyiz .. O durmadan küçülen bahçede, olan biten ayrıntıyla oyalanıyoruz. Neden diye sormak ; neden olanı bilmek konusunda isteksizliğimiz kendiliğinden bıkkınlığa dönüşüyor .. Galiba birilerinin istediği de böylesine bir sessizlik.

(1)”-Kötülüğün Şeffaflığı”, J. Baudrillard., Çev. Emel Abora- Işık Ergüden, 1995- Ayrıntı Yayınları

(2)-“İdeoloji Olarak Teknik ve Bilim, Jürgen Habermas, Çev: Mustafa Düzel - Cogito , Yapı Kredi Yayınları- 3. baskı –1997-Ocak