“Resim sanatı suskun bir şiir sanatı; şiir sanatı ise, konuşan bir resim sanatıdır.” –Simonides (V.yy.)

Protogoras’ın (İ.Ö.485-411), “ İnsan her şeyin ölçüsüdür” sözüyle açıklanan, bilginin duyular yoluyla edinildiği; bu nedenle de kişiden kişiye değişen bir algılamalar bütünü olduğu inancı, çeşitli düşünsel akımlarca bugüne dek benimsene gelmiştir. Duyusal bilgi, deneysel bulgularla, kurgu ve uygulamalarla desteklendikçe genel bir bilgiye ulaşılabileceği umudu doğdu. Bu umudu besleyen ilk düşünür Sokrates’tir (468-400). O, “Bir şey biliyorsam, o da hiçbir şey bilmediğimdir” değişiyle, insanın bilincindeki tortulardan kurtulmasını, böylelikle ortak bilginin uyandırılıp geliştirilmesini önermişti. Çünkü insan yapısı bireylerin tekilliğinden değil, insanlığın paylaştığı bir bütünlükten kaynaklanmaktaydı. Varlığı tanımak, anlamlandırmak için de başka bir yol yoktu.

Çağımızda da insanın kuralları yerine (nomos), doğanın yasalarının (physis) konulamadığını izliyoruz. Nesnel gerçekliğin kıyılarında dolaşmanın o derin hafifliği sürüyor. Ne var ki, fizik, kimya bilimlerindeki gelişmeyle bilginin değişmez bir nesnel yapının verilerine dayandırılamayacağı öğrendik. Sonsuz bir değişim süreci içinde bulunduğumuzu artık biliyoruz. Buna karşın belleğin tortusunu ayıklamak günümüzde daha da güçleşti. Anılar, algılar sürekli geçmişe akarak işlevsiz birikimleri çoğaltmakta. Çağımızda olguların akışı hızlandıkça, geçmiş tüm alanları kaplayan bir çamurcasına tarihi de örtüyor. Şimdiki zamanı yaşamak ise olası değil. Freud’un psikanaliz yöntemleri yerine fenomenolojiye başvurulması da bu yüzden değil mi? Anlık karşılaşmalar, algıladıklarımız bir yokluk noktasındaki imgeler gibi geçmişte yerlerini almadıkça irdelenemiyorlar. Değişimi izlemekten yorgunuz. Bu bitkinlik içinde geleceği kurgulamaya hangi zaman dilimini ayırmalı?

Çoğaltılan uzamın (mekân) çeşitliliği, tüketimi kışkırtmak için kullanılan tüm olguların içinde, kavrayışımızı karartan en etkin karabasan. Alış-veriş merkezleri, show roomlar; kalabalıkların yığıldığı konserler, gladyatör dövüşlerinin yerini alan spor karşılaşmaları insanın yabancılaşması için yeterli görülmüyor: Post-modern zamanların sunduğu uzamsız uzamlar, internet erişimi ve sanal ortamlar bilinci tüketime kilitleyen birer mekanizma olarak devreye sokulmakta. İnsanın varlığını duyumsaması, çok çeşitli biçimlendirmelerle, çarpık bilgilendirme yöntemleriyle aldatıcı imgelere indirgenmiştir.

Fransız fizikçi, şair, düşünür, bilgi kuramcısı Gaston Bachelard (1884-1962), “Mekânın Poetikası” kitabında, “ Mekân, peteklerinin binlerce gözünde zamanı sıkışmış olarak tutar” der. (1-2) Bachelard, zamanının gerçeküstücü sanatçılarıyla kurduğu dostlukların etkisiyle olmalı, önerdiği ‘akıl-üstücü’ yöntemle, aklın sürekli kendisiyle tartıştığı; kendisini yeniden kurguladığı bir eleştirel yaklaşımı savunur. Şiir nesneye büyük bir sevgiyle yaklaşırken¸bilim nesneyi kuşkuyla, parçalara ayırarak hoyratça pençesine almaya çalışır. Şiirde nedenselliğin olmayışı düşünürü, geçmişin katmanları arasına gönderir: Sezgisiyle ışıldayan bu durak, Pitagoras’ın “monat” diye andığı, ruhla maddeyi aynı zamanda içeren evrensel matematik birimdir; yani ‘tinsel atom’.. Mekân olarak ev, bir barınaktan çok, düşleri, imgeleri barındıran bir çatıdır. Bachelard’ın düş barınağı imgesinin ortaya çıkışına geçen hafta tanık oldum:

Annem, birden kendinden geçmişti. Sol yanı tutmaz oldu. Serumlarla biraz kendine geldiğinde, doksan yaşına gelinceye dek yaşadığı tüm evlerde gezindiğini; öykülerini yazdığı masasının çekmecelerinde unuttuğu defteri anlatmaya başladı; o anda bulunduğu odayı bile tanıyamıyordu. Başka başka kentlerde bir zamanlar anacığımı barındıran bu evlerin bazılarını ben de anımsıyorum. Şimdi yerlerinde çok katlı yapılar yükseldi. Ama bu evlerden bende kalan imge öylesine başkaydı ki, demek yaşantımın ruhunu o yapıların ayrı ve gizli köşelerine tıkıştırıp oralarda bırakmışım.

Zamana, uzama ilişkin bilinçte yerleşen imgeler gerçeğin ötelerine uzanır. Bu durum bilginin gerçekten olana yakınlığını da sakatlayan fizik-ötesi bir konumdur. Çağımızın getirdiği yabancılaştırma, bilimler arası paylaşımı bile olanaksız kıldığı için, bilgi kendi kategorilerinin içinde neredeyse ulaşılamaz kılınmıştır. Yöntembilim, bu define sandığının anahtarını ele geçiren emperyal gücün kullanımına terkedilmiştir.  Buna iyi bir örnek olarak Vincenzo Natali’nin bilim-kurgu filmi “Küp”ü gösterebilirim:

1998’de gösterime giren bu bağımsız sinema ürünü film, bilim insanlarından, kaçaklardan, polislerden ve otistik bir gençten oluşan yedi kişinin kendilerini bir hücrenin içine tıkılmış halde bulmalarıyla başlar. Gündelik yaşamın içinden koparılıp buraya ışınlanmışlardır sanki. Küp biçimindeki odacıklar bir başka benzer hücreye bağlıdır. Bir başka bölüme geçmek için açılan kapılar, orada tutsak kalanların düşleyerek buldukları sayısal ve sözel izleklere göre kimi zaman gün ışığına açılan kurtuluş yolu; ama çoğu zaman ölümcül birer tuzak oluşturur. Üstelik duydukları açlık, korku kişileri iyice birbirlerine düşürmüştür. Büyük umutla açılmasını sağladıkları boşluğa açılan bir kapının önünde bilimle uğraşanlardan ikisi de karşılıklı birbirlerini suçlarlar. Biri diğerine, onun ürettiği elektronik veri çekirdeklerinin bu küplerin yapımında kullanıldığını söylerken; diğeri, karşısındakinin bulduğu sanal basınç sistemi olmasaydı, böylesine sonsuzca çoğalan peteklerden oluşan bir tuzağın kurulamayacağını öne sürmektedir. Eğitimlerinin ne işe yarayacağını, ürettiklerinin, buluşlarının hangi işlevleri olacağını, bunca bilginin nerelerde kullanılacağını her ikisi de buraya tıkılıp kalmadan önce hiç düşünmediklerini sonunda anlamışlardır.

Pera Müzesinde bugünlerde izlenebilen iki sergiden söz etmenin tam sırası:

Miro’nun (1893-1983) Maeght ailesi vakfı koleksiyonundan derlenen baskı resimleri ve yontuları, sanatçının ütopyacı mutluluk dağıtıcısı kimliğini; yaşadıklarından derlediği anekdotçu tavrını gözler önüne seriyor. Soyut resmin kısacık aydınlık anları anlatıma dökebilmesi, serginin düzenlemedeki başarısıyla da şiirsel bir bütünlüğe kavuşturulmuş. Sanatçının yazına duyduğu ilgiyi biliyoruz. Prevert, Char, Eluard, Leiris, birlikte düşlerini paylaştıkları yazar, şair arkadaşları. Miro’nun sanat diliyle o kısacık anların masalsı anlatımı, tüm düşlerimizi geçmişe sürükleyen o korkunç akışı bir süreliğine olsun durduracak büyüleyicilikte.

Pera’daki ikinci sergi, Burhan Doğançay’la , Jacques Vilegle’ın yapıtlarından oluşan,   “ Kolajlar-De kolajlar” başlıklı sunum. Yaşanılanın izini taşıyan çeşitli renklerle, değişik puntodaki harflerle bezeli kağıt parçalarıyla yeni yüzeye taşınan, zamanı belirsiz, hem antik, hem de çok güncel yazıtlarla karşılaştığım duygusuna kapıldım. Kent yaşamına yapılan bir kutsamayı da, övgüyü de içeren kolajlardan nedense zamanı, yeri ve dahası konumu da açıklamalarını beklerim. Günümüzdeki görsel saldırıların şiddeti altında, bence bu istek, çok masum ve bir anlık var oluş duyumsaması. Gerek ilân panolarından, duvarlara yapıştırılan afişlerden yırtılan parçalarla; gerekse çeşitli basılı yayından derlenen sayfalarla gerçekleştirilen kompozisyonlar bu kez bana yokluğun sınırındaki metropollerin geleceği olmayan öyküsünü anlatıyordu.

Lionel Ray,  Bachelard’ın ayrıştırıcı yöntemiyle şiirlerini incelediği Supervielle’in “Unutkan Bellek” kitabından şu dizeleri almış:

                           “Bazen ne olacağını bilmiyorum

                            Ortalık belli belirsiz, daha iyi görmeye çalışıyorum

                           Uyumladım bakışımı, nesne belirginleşiyor,

                            Bir tek beden var, ancak bölünüyor

                            Yeşili görüyorum yüksekten, bir kütüğün üstünde

                             İnsana benziyor ancak gölgeyle

                            Altına uzanmaktan keyif alınsın istiyorum

                            Gelin bana ağaçlar sizi düşünüyorum

                            Oysa toprağa sarılıyorsunuz sıkı sıkı

                            Ve tanımıyorsunuz beni bütün köklerinizle

                             Mavi, kara görüyorum; kararsızlığımdan değil

                             Sırasıyla var olacak, ikisi de öyle derin

                             Bütün evrende benzersiz olacaklar

                             Gün, gece ve gündoğumu da olacak.

                             Yeşildir o, ya da mavi, beyazlatan kıvrımlarla saçaklı

                             Gözümden kaçıyor, ya parmağımı batırsam

                             Tuzlu; çok ileri gidiyor ve çevresinde dönüyor yeryüzünün

                             Ve pek becerikli yüzgeçlerle, gümüşten pullarla donanmış

                             Adına deniz diyecekler, balık diyecekler

                             İnsana düşüyor suyun üstünde nasıl yolculuk edeceğini bulmak.

                              Bazen hiç bilmiyorum başıma neler geleceğini

                              Önümde birkaç eski mi eski anı

                              Bitki, meyve ya da duyumsanan bir serinlik olmak

                             Yaptığım şey bile, bir başka şey düşünerek çabalamak.” (3)

“Yok” adlı durak, aslında bir uğrak yeri değil. Öznel zamanların donduğu; bireyin elde ettiğini sandığı her şeyin değersiz ve uyumsuz taneciklere dönüştüğü; doğaya açılan kapının aralandığı bir tansığın gerçekleştiği andır (epiphany). Bu aydınlığa kavuşturan olağanüstü olguyu, onca tortunun arasından ayırt edebilmek umuduna sıkı sıkıya sarılmak gerek. Çünkü biliyoruz ki, arkamızdaki o karanlık ırmak, uzamı da, zamanları da geçmişe sürüklüyor. Irmağın uğultusu neredeyse yeryüzü canlılığının coşkusunu yansıtan tüm sesleri boğacak.

(1)-G. Bachelard- “Mekanın Poetrisi-çev:Aykut Derman-Kesit Y.1996

(2)-  G. Bachelard- “ Yok Felsefesi” Çev: Alp Tümertekin,YKY,1995

(3)- Ayrıntı Edebiyat Dergisi Sayı:45-Nisan-Mayıs,2006 Lionel Ray,  “Bir Şiir İncelemesi” –Çev: Aytekin Karaçoban.