1-  Hangi bağlamda bir arada? Niçin yan yana ?

Zamanın akışı, hızlı yaşama isteğinin kıvrımlı devinimi, nesne kalabalığının ortasında  donup  kalmamıza; hiçbir anlam ve bağlam ucu yakalayamadığımız bir belirsizliğe sürüklenmemize yol açıyor.

Nesne ve olguları, birbirleriyle karşılaştırarak, aralarında benzerlikler arayarak, yeryüzünü sanki  yeniden tanımaya giriştik . Anlamların , kavramların  tümünü aynı  analoji kazanına  doldurup erittiğimizde karşımıza çıkan kargaşayı, ‘bireysel beğeni’ ya da ‘öznel seçim’, diye sunma  yanlışlığı  sürdürülmekte ... 

John Berger, İngiliz ressam David Hockney’in anlattığı bir anısından yola çıkarak , görsel biçimlendirmeler alanında duyumsamaların kaynağını açıklıyor. Kuramları bir yana bıraktığı bu yaklaşımıyla Berger, bir resimle bütünleşebilmenin  serüveninin, üstümüze bir karabasan gibi gelen görsel etkiler kalabalığı arasından görme duyumuzun seçiciliğine başvurmakla başlayacağını söyler.  Algılamanın yetkin boyutlarına erişmekle öngörülen  boşluk vurgulanmış olacak, resim dilini kullanmanın  ilk adımları atılmaya başlanacaktır: (1)

“David Hockney’in dediğine göre , kız kardeşi , Tanrının , nesneler arasındaki hava boşluğu olduğuna inanıyormuş .. Böylece her şey Tanrının içinde oluyor , Tanrının içinde dolanıyor . Fena fikir değil , değil mi? Ressamların algılama tarzına çok yakın bir bakış . Ressamlar imanlı oldukları için değil , hep resmetmeye çalıştıkları şey tam da bu görünmez boşluk olduğu için . Boyadıkları lekelere bir birlik sağlayabilecek tek şey bu boşluk .

Bir resmi içindekilerin listesini çıkararak tanımlayamazsınız – her fırça darbesini listenize alabilseniz bile: Bir resmi kendisi kılan, nesneleri nasıl bir arada tuttuğu ya da tutamadığıdır . Okullar bunun ‘kompozisyon’ dedikleri şeyle ilgili olduğunu söylerler . Onların akademik anlamda ele aldığı kompozisyon,  ölüm katılığından başka bir şey değildir! Hayır , her şeyi bir arada tutan boşluktur – her farklı örnekte kendine özgü bir tarzda . (.....) Boşluk,  durmadan biz ressamlarla oyun oynar . Biz de bu yüzden boşluğa dua ederiz. “

Düşlenip imlenen her şey bu boşluğun kendi ışığı altında görsellik kazanacaktır . Kız kardeşinin tanımıyla açıkladığı resimsel boşluk, Hockney’i  başka araştırmalara da yöneltmiş.Yıllardır sürdürdüğü bir araştırmayı sonuçlandırdığını geçenlerde gazetede okuyunca , görmüş olduğumuzla, resme dönüşenin üstünde epeyce yeni düşünce boyutlarına erdiğini anladım :

Hockney, Caravaggio, Vermeer gibi birçok ressamın ,  yeteneklerini doğal olmayan yöntemlerle desteklediklerini , perspektifin babası sayılan Giotto’nun dışında,1430’larda Flaman ressam Jan van Eyck’ tan, 19.yüzyıl ressamlarından İngres’e, birçok sanatçının mercekli kamera kullandıklarını  ortaya çıkardığını açıklıyor.‘Camera Obscura’ yöntemi, aydınlatılmış odadaki modelin görüntüsünün , bir mercek ve camdan geçirilerek, karanlık odadaki  tuval üstüne yansıtılması, olarak özetlenebilir.Yüzey üstüne ters düşen görüntü, ressama çok kısa süre içinde eskizini tamamlama ; ayrıntıları saptayarak çalışmasının ilk aşamasını sonuçlandırma  olanağı  veriyordu. Hockney’in Londra’daki araştırmacısı D.Graves de, ta Roma dönemine dayanan Venedik’in cam endüstrisinin, mercek üretimindeki gelişmişliğin  bu savı desteklediğini söylüyor , Leonardo’nun da görüntüyü büyütmek için su çanağı ve mercek kullandığını ekliyor.

İkinci bir göze ne gerek var, diye sorulabilir. Camera obscura ya da onun taşınabilir olanı ‘lucida camera’yı  kullanmış olmalarının  bu ressamların dehasını hiçe indireceğini düşünmek yanlış olur . Bedenin duruşunu, nesnenin boşlukta kapladığı oylumu kavramak için bu yola başvurdukları anlaşılıyor . Ayrıntılı portre siparişlerini yetiştirip , geçimlerini  sağlamak kaygısı da resim yüzeyine yansıtılan görüntü üstünden ana hatları çizivermek  kolaycılığına başvurmalarında  elbette etken olmuştur.

David Hockney’in ‘boşluk’ diye adlandırdığı şey belki de biçimlenmemiş ; taneciklerden, gazlardan ve ateşten oluşmuş bir döngü olarak evrenin ilk görünümü olsa gerek : Kaos..

Yazında da kurgunun anlatıyı özgür bırakan boşluklar içermesi bu yüzdendir. Okuyucuyu yoğun betimlemelerle bunaltmak yerine, sezdirmekle yetinmek imgelerin çoğaltılmasıyla anlatımı varsıllaştıracaktır.

Dilerseniz yazındaki mekanı ve zamanı çoğaltma tutkusunu, Giovannı Papini’nin ve Terry Eagleton’un yapıtlarından örnekler vererek ele alalım:

Giovanni Papini (1881-1954), “Gog” adlı kişinin yaşamı kavrayabilmek için göze aldığı nice serüveni anlatırken, Gandi’den Edison’a; Lenin’den Einstein’a; Lorca’dan H.Ford’a kadar birçok ünlüyü de bir hiciv dokusu içinde konuşturur. Asıl adı Goggins olan kahramanıyla, Dalmaçyalı şair dostunu ziyarete gittiği bir tımarhanede tanışır. Gog’u yalın çizgilerle karşımıza getirir: “ Açık yeşil giyinmiş, ellilik bir acayip yaratıktı. İriyarı, biçimsiz. Kafasında tek kıl yoktu: Ne saç, ne kaş, ne de sakal. Kırmızı kabarcıklarla dolu çıplak deriden bir soğan başı. Koyu tenli, neredeyse mor, pek geniş bir surat. Gözlerinden biri kül rengimsi güzel bir mavi, öteki sarı çizgili ve hemen hemen yeşil görünüyordu. Çene kemikleri dört köşe ve güçlüydü, etli fakat soluk dudakları tamamen madeni, altın bir tebessüme açılıyordu.”

Babasını hiç tanımayan Gog, Havaili bir kadının melez oğluydu. Bir Amerikan gemisine miço olarak bindiğinde on altı yaşına anca girmiş küçük bir çocukmuş. Açıkgöz ve kurnaz biri olduğu için kısa sürede büyük bir servetin sahibi olmuş; 1920’lerde de hiç kayba uğramadan işi bırakmıştı. Şimdi, kör cahilliği içinde dizginsiz harcamalar yaparak içgüdülerini ve aklını, ‘her türlü ender şey için ve şehvet peşinde, en tiksindirici hevesleri gerçekleştirmek amacıyla kullanıyordu. Ne karısı, ne de çocuğu vardı. Artık parasının kölesi olmaktan kurtulmuş, kazandığı paranın ona uşaklık etmesini istiyordu. Yeryüzünü keşfetmek için gezilerine çıkıyor, kendisine sanatı anlatmaları için de, çok sayıda, ressamı, yazarı, şairi, besteciyi hizmetinde çalıştırıyor; dinlerin gizemini öğrenmek için her inançtan din adamlarını toplayarak onlara geniş bir alana sıralanmış birer büyük tapınak yaptırıyordu. Bu yapıların her biri geleneklerin tüm gereklerine uygun, birer kusursuz mimari örnek olarak ün yapmıştı. Kendi coğrafyalarından koparılmaları yüzünden cemaatsiz kalan birkaç din adamının yakınmalarından başka bir sorun da çıkmamıştı.

Papini, Gog’un tanıklığında Lenin’i, Ford’u konuşturur. İdeolojilerin nasıl birer dogmaya dönüştüğünü hiciv yoluyla ortaya koyar. Ne var ki, yazarın söylemi artık yalnızca taşlamayla yetinmeyen bir anarşist haykırıştır. Ford, üretimle pazarlama yöntemlerinin meta fetişizminin yansıması olduğunu dile getirirken; Lenin, bir Yahudi burjuva olan Marx’ın arada bir konuğu olduğu fabrika sahibi dostu Engels’ten parlak düşünceler edinerek ortaya koyduğu kuramın pek önemi olmadığını açıklayıverir. Çar’dan yönetimi devraldıkları Rusya’da daha önce insanların %98’i yokluk içindeyken, şimdi %95’i yaşamla boğuşmak durumundadır.

Görüşme isteklerinin geri çevrilmemesi için bu ünlü kişilere armağanlar gönderir, bağışlarda bulunur. Bu ziyaretlerinin ana hatlarını kaba-saba bir dille güncesine aktarır. Gezdiği coğrafyaları, buluşma yerlerini bu notlarında belirtir, ama zaman açıklanmaz. Mevsimi, iklimi duyumsamamıza yetecek kadar  güncelerin ayı, günü yazılmıştır da, yıl belirtilmemiştir. Her nasılsa, Freud’u ziyaretinin tarihini tam olarak öğrenebiliriz:

Gog, 6/Mayıs/1856’da doğan Freud’un yetmişinci yaşını kutlarken, ruh bilimciye Londra’daki müzayededen aldığı Helenistik dönemin bir Narcisse yontusunu armağan eder. Narsisliğin kuramcısından böylelikle kabul görür.

Birincisi 1931’de, ikincisi 1951’de yayımlanan; çevirilerini1956- 1966’da Fikret Adil’in yaptığı Papini’nin her iki kitabının beşinci baskısını, İş Bankası yayınları 2006’da bir arada sunmuştu. (2)

2- Konumun  irdelenmesi :

“ Sanat görüneni yeniden üretmez ;  görüneni geri verir” diyen , Paul Klee’nin , söyleşilerinde bir ders notu gibi çizdiği eskizlerden  biri de , içinde yaşadığımız boşluğa yayılan sesin tonlarına  , zamanlarına ve tınısına ilişkindir . ‘ Melody a graphic’ çizimi, ses ile figürün devinimini  uyum içinde buluşturur .

Müzik fenomeninin, sayısal zamanlama değerleri , resimdeki ritmik yapıyla uyum içinde bağıntı  kurabilir. Bu yaklaşım, anlık görüntüyü yakalama çırpınışlarının gereksizliğini de anlamamıza yarar; çünkü bu sayısal zamanlama ölçütleri, müziğin dansa dönüşmesi ile elde ettiğimiz dizelere göre daha da bütünü kucaklayan kavrayış boyutudur.  Ses dizeleriyle uyumlu  bir devinimin yönelişlerini ve geleceğini yakalama olanağını böylelikle resimle yakalamış oluruz ..

Leonard Cohen’in ‘Touch me with your naked hand , touch me with your gloves ‘u , Karlheinz Stockhausen’ın ‘Stimmung’ adlı akustik besteleri beni resimsel biçimlendirmeye kışkırtır . Hele Leonard Cohen’in şarkısı, dokunma duyusunun ne denli göz ardı edildiğini anlamamı sağlamış, adeta tüm duyargalarımı(!) ayağa kaldırmıştı da , dışladığımız koku alma duyumuzu da sezinleten, sonradan “Dokunmak ve Koklamak” adını verdiğim bir dizi resim yapmıştım . Yalnızca görünenle yetinip  anlam üretmeye kalkışmaktansa, yaşadıkça tüm duyularımı kullanmayı sürdürebilmeği diliyorum. Daha nice müziğin, şiirin içinden geçerek, ses yankılarının ışığında soluk almayı umalım.

Konumumuz, yeryüzünde çok bilinen bir nokta, bir adres ,  bir coğrafya değildir .  Bilincin erişebileceklerinin başlangıcında olduğumuzu , her sanat yapıtıyla karşılaştığımda bir kez daha anlıyorum .  Bakış açımızı örten nesnel çokluk, zamanın akışını durdurarak başa çıkabileceğimiz bir engel .

Terry Eagleton (1934-  ), tek romanı “ Azizler ve Âlimler”de aynı Papini’nin anlatım biçimini izleyerek çok garip, çünkü gerçekleşmesi olanaksız karşılaşmalarla öyküsünü dokur.

 Bertrand Russel’la Ludwig Wittgenstein , Cambridge’e bağlı Trinity College’deki odalarında bir şişe kırmızı şarabın başında oturmaktadırlar. Witgenstein, Nikolay Bahtin’le  ıssız bir kıyıya gitmeye karar verdiklerini açıklar. Seçtikleri yer kuzey İrlanda’da, denizin kayalıkları dövdüğü bir kıyıda, ağaçların arasında yitip gitmiş bir kulübedir. Rus Yapısalcılarından Mihail Bahtin’le birlikte Witgenstein’ın bu ada’ya pek yakışacaklarını söyleyen Russel:

“İrlanda,” diye düşünür, “azizler, âlimler, şehitler ve deliler ülkesi. Bizim kaçık orada tam yerini bulacak.”

Ludwig’le  Mihail, kulübelerinde Avrupa uygarlığının çatırdayan yapısından yakınarak günler geçirirken, İngiliz ordusundan kaçan Sinn Fein’in önderi James Collony, üç silahlı adamıyla birlikte kulübelerine girer ve onları tutsak alır. Artık aynı çatı altına sığınmış bu insanlar, başlarına gelecek bir kuşatmaya ya da baskına karşı tetikte, uzun bir bekleyiş içindedirler. Wittgenstein her zamanki öfkeli haliyle, Viyana doğumlu bir Yahudi olduğu için İrlanda Kurtuluş Ordusu’nu çok iyi anladığını. Ama felsefeci olduğu halde felsefeden nefret ettiğini; burada da bu yüzden bulunduğunu açıklarken dışardan bir tangırtı duyulur. Collony’nin adamları dışarıya fırlayıp, James Joyce’un Ulysess’inden çıkıp gelen Leopold Bloom’u yaka-paça içeriye sürüklerler. Çakırkeyif  Bloom, buraya bunalım içinde sürüklenişini anlatır; Çalışamıyor, uyuyamıyordur.. Ama sorguya çekilmekten kurtulamaz. Ne var ki, Bloom onca hırpalanmasına karşın çok mutludur. Yaşamı boyunca ilk kez başına bir şeyler gelmiştir. Collony’le konuşmak da kaçırılmayacak bir fırsattır. Çünkü bu Sinn-Fein’cinin kurşuna dizilmesi kaçınamayacağı bir sondur. (3)

Papini de, Eagleton da uyumla gürültü arasındaki karşıtlıktan yararlanarak düşünselliği, politikadan köktenci saplantılara; sanatsal yaratımdan, ideolojilere dek tüm olguların irdelenmesi için araç edinmişler. Konumlarının ne olduğunun bilinciyle, geçmişi geleceğe bağlayan köprünün sağlamlaştırılmasının varlığın sürdürülmesi için tek yol olduğunu dile getirmişler. Ne var ki, geçen yüzyıla yön veren kişileri hiç ağızlarına almayacakları sözlerle konuşturmalarını epeyce acımasız bulduğumu, bazı satırları okurken çokça tedirgin olduğumu söyleyebilirim.

Yine de bu yöntem, Dan Brown’la başlayan, Ortodoks ve Katolik tariklerin gizemli meselleri üstüne şimdiki zamanın şablonlarını yapıştırarak anlam yakalamaya çalışmayı bir akımın en geçerli biçimi saymaktan da; Mevlâna ile Şems-i Tebrizî’nin yaşam öykülerinin fonu üstünde çok öznel serüvenlerin yarı polisiye anlatımına girişmekten de çok daha yazınsaldır. (…ki, Türk yazınında, İhsan Oktay Anar ve Mehmet Coral’ın, D. Brown’ın “Vinci Şifresi”nin yayımlanmasından yıllar önce tarihsel romanın en iyi örneklerini verdiklerini de biliyoruz.)

 (1John Berger , ‘Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar, Çev: Bülent Somay , Metis Yayınları , Birinci Basım Kasım-1999

  (*)-  Bir doğa görünümü karşısında bakış açımız çok önemlidir . Gözün tek bir nesneye yönelttiği bakışın hangi doğrultuyu izlediği de ... Bu açı değiştiğinde o coğrafyada bir zamanlar  bulunduğumuzu  anımsayamayabilirizama kimi zaman da, az önce gördüğümüz nesnenin ışık değerlerinin farklılığı nedeniyle  gönderdiği sertlik ya da yumuşaklık izlenimi bile değişmiştir.

Boşluğun içinde , yani resmin yüzeğinde,  ressam,  uzak bir noktada varolmalıdır. Bu konum sanatçının tüm duyularını eyleme geçirdiği , entelektüel  kozasını ördüğü ; uyumun gizlerini kendi öznel dünyasında kurguladığı bir ayrı ülkedir . 1937 doğumlu Hockney , pop-artla başlayan sanat  serüvenini , çevresinde oluşan  ışık kaynaklı , yer değiştirmeye ilişkin her tür devinimi irdelemeye yönelen resimlerle sürdürmekte. Grafikle sanat resmini en tutarlı biçimde buluşturan ressam , Kavafis’in şiirlerine , Mozart’ın Sihirli Fülüt’üne , Stravinsky’nin birçok bestesine ; Grimm masallarına illüstrasyonlar da yaptı . ‘Büyükçe su sıçraması ‘ adlı resmi (‘ A bigger splash, 1967, tuval üstüne acrylic, 242,5x152,4cm.). California’nın güneşi altında suya düşen ya  da atlayan bir şeyin kendi oylumu kadar sıçrattığı su yoğunluğunu gösterir . “Picasso’nun duvar resmi önünde üç sandalye” adlı yapıtında , Picasso’nun figürün devinimlerle yüklü çizgileri anılarda kalan bir canlılıktır; üç boş koltuk ise şimdiki zamanın geleceksiz terkedimişliğini çağrıştırır. Ara sıra “En iyisi bir zamanlar yapıldı”,  “Yapılacak hiçbir şey kalmadı”  duygusuna kapılırız ya , işte o kötümserlik, resimde üç boş koltuk olarak belirivermiştir.

Görme duyumuzdan başkaca duyularımızla  algıladıklarımız artık yalnızca doğadaki olgu ve nesnelerle sınırlı kalmayacaktır . Jean Auguste Dominique Ingres , geride bıraktığı yapıtlarıyla nasıl Degas’yı , Matisse’i , Picasso’yu etkilemişse ,  o günden bugüne   ressamının  bilgileneceği, esinleneceği alan da çok genişlemiştir; görselliğin yanında diğer sanat dilleriyle ortaya konan bütünlüklerle de  ilgilenmek  zorundadır .

  (2)- “Gog”, G. Papini, Çeviri: Fikret Adil, Türkiye İş Bankası Yayınları-Beşinci basım- 2006

  (3)- “ Azizler ve Âlimler”, Terry Eagleton, Çeviri: Osman Akınhay, Agora Kitaplığı-3. Basım-2003

  (4)-a) “ Bab-ı Esrar”, Ahmet Ümit- Doğan Kitap-2008 –b) “–Aşk”, Elif Şafak- Çev:K.Yiğit Us- Doğan K.-2009

11/07/2009