1- Eleştirel bakış:

Nesnel çevreden algıladığımız; duyularımızla değerlendirdiğimiz her şey, her olgu, kavrayış yetimizi güçlendiren birikimde yerini alır. Yeryüzündeki serüvenimiz, bu ham bilgi kırıntılarının verdiği yüreklilikle deneylere girişerek doğruladığımız güvenli adımlardan oluşur. Tanımak, anlamlandırmak, biçimlemek, insan benliğinin üç yapı taşıdır; insanın tarih öncesinden bu yana bilincinde büyüttüğü tutkularıdır.

Anlama erişmek, için ayrıntıları ayıklama becerisi, benzerliklere sığınmayan bir irdeleme yetisi; karşılaştırmalardan kaçınarak özü yakalayan bir kavrayış gerekir. Genellemeler, içinde yaşadığımız atmosfer gibidir. Soluduğumuz havanın, diğer canlılıkla paylaştığımız toprağın bize verdiği huzura, yaptığımız genellemelerle varırız. Bu güvenli ortamda yaşadıkça ürettiğimiz kavramlarla soyutlamalara, yani geleceği kurgulamaya girişiriz. Soyut düşünce, kurgulamanın, buluşların, yaratıcılığın başlıca kaynağıdır.

Gerçeklik Duygusu ve Estetik Düşünce:

Ayrıntılardan soyutlanmış bakış açısı, bilgilenmenin de, yaratımın da ön koşulu değil midir? Bu soruya  gerçekliğin ne olduğunu irdelemeden yanıt bulmak oldukça güç.. Gerçeklik, yaşamakta olduğumuz şey olmadığı gibi, karşımıza çıkıveren bir olgu da değildir. Gerçeklik oluşumunu durmaksızın sürdürmekte olan bir akıştır. Üstünde düşünceler üretildikçe gerçeklik duygusuna kavuşulur. Bu konuda skolastik düşünceden, gizemciliğe; stoacılıktan, özdekçiliğe evrimleşen felsefi yaklaşımlar, özellikle ortaçağdan başlayarak estetik düşünceyi de çeşitlendirmiştir. Antik dönemde güzellik kavramının sanattan çok Tanrılara özgü kusursuzlukla özdeşleştirildiğini; böylelikle tinsel bir çevrede bırakıldığını izleriz. Doğadan elde edilen nesnel bilgi ne denli evrenselse, estetik düşünce o denli metafiziktir. Ortaçağın estetik düşüncesinin, sanat yapıtlarının üretim koşulları, aktöre ve sanat, sanatçının işlevi, beğeni yargıları, bu yargıların sorgulanması, sözel metinlerin yorum-bilgisi sorunlarını içerdiğini görüyoruz.

1120-1202 yılları arasında yaşamış Fransız din-bilimcisi, simyacısı, gizemli bilimler uzmanı, şair Allain de Lille, zamanının dogmalarla kısıtlanmış, baskıcı ortamına karşı koyarak, sanat yaratımının nasıl bir insancıl eylem olduğunu şöyle dile getirmiş:

                              “ Evrenin her varlığı,

                                sanki bir kitap ya da resim,

                               bizim için bir ayna sanki;

                               yaşamımızın ve ölümümüzün,

                               halimizin, yazgımızın

                               sadık bir göstergesi.

                               Gül halimizi gösterir,

                               Durumumuzun güzel bir imgesi,

                              yaşamımızın yorumudur;

                              sabahın erken saatlerinde açar,

                              yaşlılığımızın akşamında

                             solgun bir çiçek verir.          (Rhytmus alteri, PL210, sutun 579) (1)

                           

Rönesans’la birlikte ışık altındaki evreni tanımaya, bilgi edinme yöntemlerini geliştirmeye yönelen sanatçı, dinsel öykülerin dışında kendi imgelerine başvurmaya başladı. 18 ve 19. yüzyıllarda çeşitlenen sanat akımlarının da gösterdiği bir düşünsel çaba, kavrayış boyutunu genişletirken, toplumsal yapıdaki değişimlerin yankılarını da yapıtlara taşımaya başladı. Fransa’daki Salon Sergileri, Akademinin yaratım özgürlüğünü kısıtlayan tutuculuğuna karşı bir direnişe dönüştü. Bu dönemde resim, heykel konusunda ilk eleştiri yazıları, önce Diderot’dan, sonra da Baudlaire’den geldi. Bu metinlerde, genellikle, sanat yapıtı üstünde okuyucuyla birlikte düşünmeye bir çağrı vardır. Eleştirinin, yalnızca övgü ya da yergi olmadığını; yapıtın özünü kavramaya yönelen bir düşünsel çabanın gerektiğini gösteren eleştirel sorgulamanın ilk örnekleridirler.

Bizans mozaiklerinin ve fresklerinin incelenmesi; Çin resminin etkileriyle Avrupa’da izlenimci akımın yayılması; Doğu minyatürlerinin sanat tarihinde bir araştırma alanı olması; coğrafya ve iklime göre ışık değerlerindeki değişimin de bir estetik değer olarak özümsenmesi, resim sanatında anlam çözümleme yöntemlerinin birer kuram oluşturmasına yol açmıştır. Böylelikle Sanat Tarihi yazımında, Warburg, Riegl, Semper, Panofsky, Gombrich, John Berger, esin dolu ama tutarlı kuramcılar olarak ortaya çıktılar. Estetik konusunda ise, iyiyi, güzeli arama yordamı çok çeşitli bakış açılarıyla düşünsel birikimi varsıllaştırdı.

Yapıtın üç boyutuna, zamanı da belirleyici dördüncü boyut olarak ekleyen ikonografik bakışla yapıtın incelenmesi, ondaki anlamın çözümlenmesi için yeterli miydi? Yapıtı sıradan bir olgu olarak ele almakla nereye varılabilirdi. İşte bu sorular gerek sanat tarihçilerinin, gerekse estetikçilerin, sanat yapıtını çok çeşitli açılardan ele almalarına yol açmıştır. Kimi sanat tarihçisi, sanat etkinliğinin istemli bir eylem olduğunu ileri sürerken, kimileri de duyularımızın da ötesinde, sezgilerimizin öne çıktığı bir yaratımdan söz etmişlerdir. Örneğin, Beneditto Croce (1862-1952, sanat yaratımının başlıca kaynağının sezgilerimiz olduğunu ; Georg Lukacs (1885-1917) ise, yapıtın özdeksel ve  toplumbilimsel ayrıştırması yapılmadan anlamlandırma yapılamayacağını savlamışlardır. Maksist siyaset eylemcisi, sanat kuramcısı, düşünür Lukacs, 1919’da çok genç yaşında “Roman Kuramı”nı yayımladı. Bu yapıt o güne değin roman üstüne yapılmış en kapsamlı inceleme idi. Yazar, “Estetik” adlı kitabında, Maks’tan Hegelci yorumlara uzanarak, estetiğin tarihsel-mantıksal zorunluluğunu, olanaklarını, iç çelişkilerini ve sınırlarını ortaya koymuştur. 

Aslında akıl kurcalayan bunca şeyi, yalınlaştırarak tek bir soruya indirgemek en doğrusu. Böyle olunca da, Bedrettin Cömert’in ‘ Tükenmeyen soru’ olarak nitelediği “ Sanat nedir? “ sorusunu yineleyeceğiz:

“Kaçınılmaz biçimde her tanım, sanat gerçeğini biraz olsun yansıtan; sanatsal deneyimi aydınlatan; beğeniye geri dönüşü engelleyen bir boyut kazandıran özü açıklayacaktır. Bu öz, insanın sanat düşüncesine ilişkin geçmişini, şimdi’nin somutluğunda eritip, özümleterekgelecek’e bağlatan şeydir. İnsanlığın tarihsel kalıtımı olarak geride kalan bu özlerin, kesintisiz bir biçimde birbirini tamamlaması sanatsal etkinliktir.

Edmund Husserl’e göre, her şeyi oluşturan öğenin ne olduğunu sormak yararsızdır. Dolayısıyla “Sanat nedir?, diye sormak da yersizdir. Buna benzer soruların karşılığını yaşadığımız deneyimlerimizle vereceğiz. Çünkü deneyimlerimiz, sanat diye bir şeyin varlığını açıkça göstermektedir. Bu deneyimler, sanatın, örneğin siyasetten, tarımsal üretimden çok başka bir etkinlik olduğunu da gösteriyor. Bu yanıtlar, gerçekliğin ne olduğuna, niçin olduğuna bir yanıt değil, gerçekliğin görünüşünün betimlenmesidir, yani olgusallaştırılmasıdır.”(2)                    

Yaşamakta olduğumuz dönemde sanat yapıtı, nesnelerin sonsuzca çoğaltılarak pazarlandığı bir kargaşanın içinde sıradan bir meta olarak görülmeye başlanmıştır. Böyle olunca, sanat ürünlerine, tanıtımı yapılan, çok-satan ölçütleri konarak değer biçilmeye; “sanat estetiği” düşüncesinin yerini, “tüketimi kışkırtmaya yarayacak  “meta estetiği” değerlendirmeleri almaya başlamıştır.

“Çağdaş Sanat”, “ Güncel Sanat” adı altında modern ötesinin kavrayışları diye, yalnızlığa yargılı kılınmış bireyin gündelik, sıradan yaşantısı, ses, görüntü kaydıyla saptanmakta; teknolojik olanaklarla birer gösteriye dönüştürülen bu kayıtlar sanat yapıtı olarak sunulmaktadır.

Gombrich “ Sanat ve Yanılsama”  dan söz ederken, ikonografik olarak yapıttaki öncelikleri, hiyerarşiyi, en sonunda da, ressamın bağlı olduğu iki boyut içinde, olmayan üçüncü boyutu, yani derinliği sezdirmesini anlatmıştı. Çağımızda insan bilincinin içine çekildiği yanılsama ise, gerçeklik duygusunun yok edilmesi boyutundadır. Gerçeğin yerine konan simularklarla oluşturulan bu betimlemeler, yaşama ilişkin olmayıp, ölümün, tükenişin totemleridirler.

Jean Baudrillard, bu “miş” gibiliği; “imişçesine” algılamayı şöyle açıklamıştı:

“Sanat serüveni,  şeylerin kendisinden daha üstün bir oyunun kuralına boyun eğdiği bir gerçeklik durumudur. Oysa gerçekliğe karşıt bir başka sahne kuran sanat, bir tuvale çizgi ve renklerle aktarılan şeyler gibi,  varlıklarının anlamlarını yok edip, kendi varlık nedenlerini aşarak, bir baştan çıkarma süreci içine sokmakla, kendi yaratım çabasını da yok etmektedir. “

Sanat elbette ki, yaşamın yerine konulan bir betimleme değildir. Ama, metalaştırma süreci öylesine bir acımasızlıkla yapay değerler üretmeye yönelmiştir ki, anın yaşanmakta olanı sayabileceğimiz kadarı bile, öznel gerçeklik duygumuzu da içine çektikten sonra silinmektedir.

“Piyasa” denilen karşı koyulamaz sayılan gücün nasıl oluştuğunu, yok edip tüketerek nereye değin kol atacağını irdelemeden, bugünkü dayatmaların kaynağını göremeyeceğiz. Çağdaş Sanat, varolma boyutunu ancak bu irdelemeye giriştiğinde yakalayabilir.. Yapılması özlenen şey, bir konum irdelemesidir .. Hani , ressamın , çalışmaya başlamadan önce,objeye ya da doğaya hangi açıdan baktığını kestirmesi gibi. Konum belirgin olmazsa, görsel ya da düşsel tüm değerler, çöp kutusunu boylayacaktır.

Jameson’un , şu söylemi,  “piyasanın” tek güç olarak gelişmesi karşısında öfkeli ve uzlaşmaz bir tınıyla yüklenmiştir:

“...Üçüncü Dünya’da ekonomik özerklikleri büyük bir hızla ortadan kaldıran neo-liberalizmin ( Doğu Asya’nın son kalelerini de fethederek) hakimiyet kazanmasıyla ; “Tarihin Sonu”, “zamanın liberal kapitalizm sınırında durması” gibi izlekler, birer kurama ya da  da senaryoya dönüştürülmektedir.”  

“Jameson, 1996’da yayımlanan “Sanatın sonu –Tarihin sonu “ başlıklı metninde daha dolaysız biçimde , Kojéve ile Fukuyama’nın ‘Tarihin sonunu’ duyuran uğursuz çizgisini , bambaşka bir sona taşır..”

Jameson , dönemin siyasal kimliği üstüne daha dolaysız bir dille yazarak kaba güce dayalı bu düzenin büyüsünü bozar:

                                            “iyilik için ne kadar şiddet gerek

                                      adaletin eylemdeki bedeli ne

                                     yurttaşlık hakları ne kadar haksızlıklar içerir

                                      nedir kol gezen

                                      bu sessizliğin ardında “

Akıp giden süreci dilimlemeyi bırakalım isterseniz... Zaten bunu yapamayız. Yaşanmamışlığı öngören bir kayıt olur bu. Bir yerinden ısırırsanız yapay olduğunun ayırdına varacaksınız.  Zamanın algılandığı kadarıyla olsun bir iz bırakmasına ;geleceğin kurgulanmasına ilişkin tüm düşlerimize engel olan bu güç neymiş bir anlayalım Geleceği de, o olmazsa bu olmalı , diye, denenmeye açık , sonsuza dek tükenmeyecek senaryolarla önümüze sürenler kimlermiş bir görelim...

Geçmişten bugüne insanın yönelişlerinin, amacının düşünsel boyutta nasıl irdelendiğini; insanın varlık nedeninin açıklanması konusunda nasıl büyük bir başkalaşım yaşandığını, dilerseniz iki örnekle belirlemeye çalışalım:  

Aristo, insan soyunun tüm eylemlerinin, yönelişlerinin, mutluluğa erişmek amacı taşıdığını söyler. Öyleyse yaşam mutluluğa adanmıştır.

Freud ise, yaşamın ölmek için yaşandığını anlatmıştır. İşte bu nedenle tutkular, aşk, ne denli gelip geçici zamanın (fâni) hazlarını kucaklamaya doğru hızlı bir akımsa; aynı yoğunlukta da yok edici, tüketen bir belirsizliğin karanlığına dalmak isteğidir. Bu nedenle aşk dediğimiz duygunun pek azıcığı sevgi olsa bile, geriye kalanı, bedenimizin yüzde yetmişini oluşturan sıvılar gibi akışkan, ölümcül bir kaba güçten oluşur.

Tarihin birçok döneminde, Sodom-Gomora’dan, Pompei’e; Kamasutra öğretisinden, Lâle Devrine; çağımızın ‘orgy’lerine varıncaya dek, haz alma seçeneklerinin sıralamasında cinselliğe öncelik verildiğini biliyoruz. Günümüzde, bireyin bunalımlarla dolu serüvenlerini, öznelliğin cılkını çıkarırcasına orta malı yapmak, yazında da, plastik sanatlarda da, müzikte de, sinemada da sanat yapmak sayılmakta. Bireysel algılamayla, bireyci bencilliğin kendi kendini doyuma erdiren mızıltıları, iyice birbirine karıştırılıyor artık. Oysa bireysel algıya tutunmak, özgünlüğü yeniden tüm görkemiyle bize sunabilirdi. Böylelikle öykünmelerden, kopyacı çoğaltma saplantılarından yakamızı sıyırabilirdik. Ne var ki, egemen kültürün postçu seçimi, gündelik olanı, sıradanlığı saptayan anlatımları, ardı ardına dizilmiş görüntüleri çoğaltmak oldu. Piyasa, dediğimiz her şeyi denetleyen yeni küresel emperyal gücün erkini sürdürebilmesi için böylesine bir alaca karanlık gerekliydi. Ne yazık ki, insanlık bugün, “on emir”in on birincisi imiş gibi bu seçime boyun eğmektedir. Tanıtımın, sermaye desteği örgütlenmesiyle yapılan dayatmacı yayınların yaratım isteğini; özgür ve eleştirel aklın aydınlığını körelttiği bir dönemin içindeyiz.

Sanırım üç yıl kadar önce bir Kasım günü, Esma Sultan yalısında düzenlenen, Osmanlı kültür ve sanat yapıtlarının satışa sunulduğu müzayedenin duyurusu da aynı cinsel takıntılar içinde yapılmıştı: Alıcıya sunulan nesnelerin içinde, “ Osmanlı viagrası” adını verdikleri, cinsel gücü arttıran amber tabletleri başköşede yer alıyordu. Biliyorsunuz amber, ceylanın sindirim salgıları sağlayan bir bezesinden üretilen hoş kokulu bir yoğun sıvıdır. Kim bilir, içi geçmiş bir adamın nefsini ve de heveslerini uyandırmak için, o güzelim ceylanlardan kaçının canına kıyılıyordu?

Konuya bir başka açıdan yaklaşırsak, müzayedeler de, Türk sanat ‘piyasasında’ güvenilir değerleri oluşturma sürecini sanki geçersiz kılmak için düzenleniyor. Yaşamakta olan bir sanatçının yapıtları, nasıl arttırıldığı anlaşılmayan olağanüstü değerlere ulaşırken, müzayedenin yapıldığı salonun yüz metre ötesindeki bir sanat galerisinde aynı sanatçının yapıtlarının arttırılanın yüzde bir bedelle sergilenmesine tanık olmak, sanatseverlerde güven duygusunu yerle bir eden bir olgudurYalanlarla şişirilmiş değerlerin yol açtığı küresel ekonomik bunalım neyse, çağımıza egemen olan tanıtım furyasıyla öne çıkarılan sanat nesnelerinin yeni yargılarla tüketilmesi de aynı yapaylığın yansımasıdır.

2-      Biçim ve İçerik:

Bilimsel birikimin, sanatsal biçimlendirmelerin ne ölçüde gerçekliği temsil ettiği sorusu, özdekle, biçimle yetinmeyen bir araştırma tutkusunun içeriğe yönelmesiyle yanıtlanabilir.

Sanat uğraşı aslında, dış görünümün, yani süre giden döngü içinde yer alan biçimlerin özüne inme çabasıdır. Kendisi düşünsel bir başkaldırı, bir değilleme olan sanat yaratımı nasıl eleştirilebilir? Bir yapıta, zaman, toplumbilim, ekonomik ve politik koşullar açısından mı yaklaşılmalı; yoksa bizim bu anlam çözümlememizde ruhbilimle sezgisel yönelişlerimizin ellerine mi bırakılmalı?

Piyasacı, spekülatif yaklaşımlarla sanata eğilemeyeceğimizi öğreninceye değin epey zamanı boşa geçireceğiz.  Birkaç yıl önceki Sanat Fuarında, kendisini İstanbul piyasasının burnundan kıl aldırmayan sanat Lortlarından sayan, yeni yetme bir galeri yöneticisi, çevresine topladığı genç sanatseverlerle, bir büyük boyut resmin başında konuşuyordu. O resim, markalaştırılmaya çalışılan 10 imzanın katkısıyla ortaklaşa bir çalışmaydı. Sanatın ortaklaşası, her dörtlüğü ayrı makamdan söylenen bir şarkıya benzemez mi? İşte bu nedenle, koskoca yüzey üstünde kimin ne yaptığı belliydi, ama bütünlük içinde yaratılan kargaşa dayanılmazdı. Galericimiz, dizginleyemediği bir coşkuyla, bu resmin, en ünlü sanatçılarca oluşturulan postçu bir kavramsal öykü olduğunu falan anlatıyordu. Göz göze geldik. Hemen başka bir köşeye yönelerek uzaklaştı.

Bugün artık silinemeyecek adların önüne yapay övgülerle başka imzalar geçirilmek isteniyor. Kendilerinin de ölümlü olduklarını unutan bazı ‘fâni’ler, aramızdan ayrılmış, yanıt veremeyecek sanatçılarımızın ardından karalamaya girişmeyi ticaret bilmişlerse, başımıza herhalde yıldız yağmayacaktır...  Hele hele, sanat çevresinde, boş kelâm marifetten sayılır, yapıttan çok, kişiler boy gösterir olmuşsa, kıyamet yakındır.

Nuri İyem’in ölümünden hemen önce TÜYAP’ın Tepebaşı’ndaki salonlarında düzenlenen retrospektifinde bana bugün de acı veren bir anım var:

İyem’in , yıllar önce yitirdiğimiz dayım, yazar dayım Samim Kocagöz’e armağan ettiği, çok beğendiğim bir peyzajını, sergilenmesi için götürmesini kuzenimden istemiştim. Nuri İyem, resmiyle karşılaşınca, geçmişte kalan ama unutulmayan bir sevgiliye kavuşmuş gibi duygulanmış:

Biz”, demiş, ”Fındıklı’da set üstünde bir evde oturuyorduk. 1949 kışı, iyice soğuk bir gündü. Erkenden uyanmıştım. Bir de baktım, Boğaz, bir düş ülkesinin ışıklarına bürünmüş. Sis dağılmak bilmiyordu. Oturdum, bu resmi yaptım.”

Sözünü sürdürmesine gözünden süzülüveren bir damla yaş engel olmuş. Kuzenim, İyem Ustanın, bu sergisinde yer alan yapıtların çoğunun, koleksiyoncuların, sanatseverlerin satılmaları için sanat galerilerine bıraktıkları resimler olmasına çok üzüldüğünü neden sonra öğrenebilmiş. Bir eski peyzajına o gün de sahip çıkılması, her halde ressamımızın yüreğine az da olsa mutluluk soluğu vermişti.

3-      Sanat Eleştirisinin amacı:

Plastik sanatlar konusunda en bilgili ve öznellikten kaçınan eleştiriler yazan Zeki Çakaloz, yazarken sürekli duyduğu bazı kaygılardan söz eder:

“ Şu yazımdaki, şu yargıyı acaba gerçek boyutları içinde görebildim mi? Biçimi aşarak, içeriği yakalayabildim mi? Sanatçıyla toplumu ve sundukları arasına girerken, doğru ölçütleri, doğru iletim yöntemlerini ve davranışlarını saptayabildim mi? (3)

1980’lerde iyice güçlenen anamal birikimi, ülkemizde özellikle resmin bir yatırım aracı olabileceğini kavramıştı. Bu gelişme, kendilerine “eleştirmen” kimliğini yakıştıran bir kısım sanat tarihçilerimizi, gazetecileri kalem oynatmaya heveslendirdi. Oysa yazdıklarının içeriğinde bir düşünsel değinme yer almıyordu. Bu metinler, birer kısa tanıtım yazısından başka bir şey değildi. Buna karşın Türk sanat severlerini, resim alıcılarını büyük ölçüde yönlendirdiler.  Böyle olunca da, Sanat Galerilerinin, müzayede şirketlerinin sayılarını artması oranında, sipariş edilen katalog yazılarının da, bu şablon tanıtım yazılarının da sayısı çoğaldı.

Artık aramızda bulunmayan ressam İsmail Altıok yıllar önce yaptığı belirlemeleri şöyle sıralıyor:

“ Bir yazarımız, çıkar bağlarıyla bağlı lduğu birkaç ressamın resimlerini yüksek bedellerle satmak için övgüler yazmaktan başka bir şey yapmıyor. Üstelik, kendi çevresini oluşturan bu ressamların ardı ardına açılan galerilerde iyi bir ticaret alanı oluşturduklarını. Böylelikle, yıldan yıla değer kazanacak bu resimlere, Devlet kurumlarının yerine büyük sermayemizin sahip çıktığını açıklıyor. “

Bir başka notunda Altınok, bir başka eleştirmenimizle Taksim Sanat’ta karşılaştık. Yazılarını okuduğumu, ama Bedri Rahmi’yi, Nurullah Berk’i hedef göstererek genç bir seramikçiyle bir genç ressamı hırpalamasının haksızlık olduğunu dile getirdim. Bu genç sanatçıları atı sanatıyla doğu sanatını ‘tahrif ‘ etmekle suçluyordu. “ Boş ver,” dedi, “Ben onları insanları alaya almak için yazıyorum”. Bu sözün Pcasso’ya ait olduğunu biliyordum. Hiçbir şey söylemeden arkamı döndüm. “   (4)

Altıok’un sözünü ettiği ikinci yazar, ölümünden bir süre önce, “ Ben kadınlara karşı daha çekici olmak için yazıyorum. Yoksa ressam da kim oluyormuş; hepsinin, yaptıkları resimlerin de benim yazılarıma vesile oldukları kadar değeri vardır”. Diye yazmıştı. Bu söz ise kendisinin olmalı. Çünkü kişiliğini yansıtan bir söylem taşımakta.

Sanatçının sorumluluk duygusunun yanında, eleştirmenin donanımlı olması, sanatın her dalında yapıtların içerdiği öze ulaşmamızda, sanatın bir yaşam biçimine dönüşerek yaygınlaşmasında en büyük gereksinmedir.

Eleştirmen, geçmişe ilişkin bilgi birikimine, yaşadıkça, süre giden olguları; düşünsel, bilimsel, politik, tarihsel, teknolojik gelişim ve buluşları ekleyerek, tüm duyularını kullanabilen; sorgulayabilen biri olmalıdır.

Yoksa, gelecekte, yapıt diye,, ekranlarda kendi acınası halimizi izlemekle yetinirken; ilan tahtalarında, duyuruların, tanıtımların simge ve göstergelerinde bir kurtuluş belirtisi, bir mutluluk kırıntısı yakalamak  için kıvranmayı sürdüreceğiz.

Ben şair değilim. Şimdi size söyleşimize son noktayı koymak için okuyacağım şiiri, yapısalcı düşünür şiir yazar da ben yazmaz mıyım, diye de yazmış değilim. Yalnızca, resim uğraşı içine gömülen bir kişinin serüvenini anlamlandırmak istedim: 

                               Resim

                         Fırçasını koparır alır,

                         O boz-bulanık kaygılardan;

                         Özgürlüğe doğru bir koşuya kalkar.

                         Bembeyaz bir boşluktur kucakladığı,

                        Böylece kurtulur yakıcı sanrılardan.

                         Koyverir düşlerini,

                         İçinde akan günışığı ırmağına.

                         Su serinliğindeki gerçek doğunca,

                         Geçmişten geleceğe döker imgelerini;

                         Yalandan arınır nesne, gömülür kendi aydınlığına

21/10/2009

( "Beşparmak Dergisinde yayımlanmıştır.)

(1)-“ Ortaçağ Estetiğinde Sanat ve Güzellik”, Umberto Eco, Çev: Kemal Atakay, Can Yayınları- 1996

“Sanat ve Yanısama” E.H. Gombich,Çev:Ahmet Cemal Remzi Kitabevi-1992

(2)- “Croce’nin Estetiği” Bedrettin Cömert, De Ki yayıncılık, (Yasal varisler Ergun,Kemal Cömert adına) 2007

(3)-“Eleştiriler”,Zeki Çakaloz-Urart S. Galerisi Y.-1982

 (4)-“Bir Ressamım Notları- Türk Resminin Sorunları”-İsmail Atıok-DMS Doruk Matbaacılık-Ankara-1980