Uyanır uyanmaz duşun altına girmezsem gözlerim açılmıyor. Dün aynanın karşısında kendime baktım. Sanki çıplak bedenimi ilk kez görüyordum:

 İnce, uzun boynum yaptığım incelemeye katılmış, bir o yana bir diğer yana eğiliyordu. Zamana karşı direnen göğüslerim, soğuk suyun sertleştirdiği uçlarıyla çok çekiciydi. Neredeyse yürek atışlarımın izlenebildiği ipeksi bir ten, karnımdan topuklarıma uzanan pürüzsüz bir saydamlıktı. Kalçalarımın kıvrımları belirginleşmişti ama yandan baktığımda aldığım onca kiloya karşın gerginliğini koruyan kıvrımlar bana güven verdi. Uzun bacaklarım biraz kaslıdır; yere dokunurcasına bir salınımla yürüyüşümü bu güce borçlu olduğumu biliyorum. Boyuma göre ayaklarım küçücüktür. Kaç zamandır onlara gerekli bakımı yapmadığım aklıma geldi. Narçiçeği ojem uçmadıysa hemen sürmeliydim. Tırnaklarımın kendi pembeliği de güzeldir, olsun ben yine de onları boyamalıyım.

Dört-beş yıldır güzel görünmek çabasına girişmiyordum. Yaşımın elliye dayandığını düşünüyor; bundan sonra benden ne köy ne de kasaba olur, diyordum. Kendimi oluruna bırakıvermekle, özlediğim dinginliğin kaynağına ulaşıyordum. Yıllardır düşlerimle yaşadıklarımın arasına sıkışıp kalmaktan yorgun düşmüştüm. Tedirginliğimin başlıca nedeni bu olmalıydı.

Her an ilgiyle izleyen gözlerin kuşatması altında yaşamaktan; bedenimin her noktasının didiklendiği duygusuna kapılmaktan bıkkındım. Birilerinin düşlerini mi süslüyordum? Ya da kendi düşlerimin perdesini ikide bir aralayıp, bambaşka kimliklerle boy göstermeyi âdet mi edinmiştim?

“Âdet” dedim de, bir süredir o da aksamaya başladı. Sancılı bir çırpınış gibi üstüme çullanıyor. Hiç beklemediğim anda kendi kanımın içinde boğuluyorum sanki.. Burada da gidebileceğim bir doktor yok. Avuç içi kadar bir kasaba, herkes birbirini tanıyor.

Şimdi ne oldu da uzun parmaklı ellerimin manikürünü aksatmıyordum. Ellerim, bütün tüyleri temizlemek için saatler boyu derimin gözeneklerinde gezindi. Bacaklarımın arasındaki kıvırcık tüyleri alırken, gençliğimde yaptığım gibi, yukarıya doğru incecik bir çizgiyi bırakacağım; karnımın doğurgan kabartısının bittiği yerden başlayan bir ünlem..

Bugün eve kapandım. Gözümü açtığımdan beri yine elimde krem, ağda,  didinip duruyorum.

Kendime şaşıyorum. Dur durak yok, bir akıntıya kapılmış gibiyim. Hah işte, tırnaklarımı da boyadım mı tamam…

Kapı çalınıyor galiba.. Amma daldırmışım, duyamayacaktım. Balıkçı Hasan bu.. Aşağıdan sesleniyor:

“ Aynur abla! Taze tekir getirdim.”

Sokağın ortasında böyle bağırmasa olmaz. Ondan balık falan istediğim yok ki.. İstediğim zaman ben gelir balığımı alırım, dedim dinletemedim. Ayağıma şu pantolonu çekeyim de ineyim bari..

Kapıyı açar açmaz, bütün boşluğu kaplayan iri gövdesiyle Hasan karşıma dikiliyor. Elinde özenle sarıp sarmaladığı tekirler; incecik bıyıklarının uçları titreyerek gülümsüyor bana.. Uyanmak istemediği bir düşteymişçesine, gözlerinde bin bir mahmur ışıltıyla beni süzüyor. Onu kırmak istemiyorum,

“ Hoş geldin Hasan. Niye zahmet ettin? Bir başıma ne yapacağım bunca balığı?” diyorum.

“ Abla bak çok taze.. Senin için ayıkladım da.. At buzluğa, bir şey olmaz,” diye karşılık veriyor.

“ Bana bak, öyle indirim falan yapmaya kalkma, herkese kaçtan veriyorsan, ben de aynısını ödeyeceğim haa!”

“ Gücendirme beni be abla. Aramızda teklif mi var,” sözleri ağzından dökülürken, parayı eline sıkıştırıyorum. Bak sen şuna, gözlerini göğüslerimden ayıramıyor. Geriye adımlarla sendeleyeceğine, arkasını dönüp gitse ya!

Hasan bana hep boşandığım kocamı; onunla tanıştığımız ilk günlerdeki, gözünü budaktan esirgemeyen delikanlı görünümünü anımsatır.

O sıralar, 12 Mart cunta yönetiminin en karanlık günleriydi. Oktay, uzun bir tutukluluktan sonra salıverilmişti. Selimiye kışlasında geçirdiği bu günlerden hiçbir zaman söz etmedi. Arkadaşlarla arada bir buluştuğumuz çay bahçesinde tanışmıştık Oktay’la. Yüzündeki çizgiler derinleşmiş, yorgun görünüyordu. Gözlerini iri iri açmasına yol açan şaşkınlığı beni çok etkilemişti. Sonraları bana,

“Cana kıymaların, yoksulluğun, işkencenin ardı arkası gelmiyorken, bu insanlar nasıl gülüp, eğlenebiliyorlar?” diye sormuştu.

Oktay, öğrenimini anca üç yıl sonra bitirebildi. Büyük yapılaşma tasarımlarını gerçekleştiren bir kuruluşta çalışmaya başladı. Evlendik. On beş yıl içinde kendi işini kurdu. Kızımız doğduktan sonra benim çalışmamı istememişti.

Onu ancak iş gezilerinden zaman ayırıp eve uğrayabildiğinde görebiliyorduk. Artık iyice varlıklı bir işadamıydı. Her yönetimde, her dönemde, önemli yerlerde iş bitirici dostları vardı.  Ama ben onu tanıyamaz olmuştum. Artık ülke sorunlarından, paylaşımcı bir toplum özleminden değil; paranın ölçüt olduğu ilişkilerden söz ediyordu. Başka kadınlarla birlikteydi. Onu bağışlamaya çalıştım. Olmadı. Ayrıldık.

Her şeyimi arkamda bırakarak, büyük kentten kaçmıştım. Kitaplarımla bazı eşyalarımı kızım sonradan aldı getirdi. O günden bu yana, bu kıyı kasabasında, annemden bana kalan evde yaşıyorum.

Kızım babasıyla çalışmaya başladı. Yılda bir iki kez buraya gelir. Her geldiğinde, bu küçücük evde adım atacak yer kalmadığından yakınır. Bazen ben de bunca nesneyi niye biriktirdiğime bir anlam veremem; bunalırım. Utanırım kendimden. İşte o anlarda, köşe-bucak tıkıştırdığım bu şeyler, gerçekleşmemiş umutlarımın çökeltisi gibidirler.. Ama sonra, hiçbirine kıyıp atamam.

Şu balıkları yıkamalı.. Yarısını ayırıp, dolaba kaldırsam iyi olacak.

Buraya taşındığım ilk yıllarda epey dost edinmiştim. O zamanlar, benim iç avlumdaki çıtlık ağacının altında masa donatırdım. Ne güzel günlerdi. Ama kadınlar kocalarını öylesine kıskanmaya başladılar ki, beni birden dışladılar. Şimdilerde selamlaşmaları bile çok uzaktan, çekimser..

Sonunda alt kattaki işlerimi de bitirdim. Bir de sade kahve yaptım kendime. Yukarıda içerim.

Yatak odamdayım. Aynalar beni yeniden içlerine çekiyor.. Kendimle barışmak istiyorum; yüzleşmek değil.. 

İşte bu benim. Saçlarımın kızıl kestane boyasının altından ağartılar belirmiş. Bunu nasıl görmemişim? Dünden bu yana bedenimle ilgilenirken, sanki karşımda bir başkası vardı. Bana oldukça alımlı gelen bir yabancının bedeniyle oynuyormuşçasına hoyratlık içinde olduğumu şimdi anlıyorum. Baldırlarımdaki, bacaklarımdaki kızartıları, yanmayı, ne sürdüysem geçiremedim.

Yüzümdeki çizgileri görünmez kılmak artık olanaksız. Ağzımın iki yanına inen çizgiler, bir çığlıktan arda kalan fısıltılı yakınmalar gibi iyice derinleşmiş. İri gözlerim bir maskenin ardından anlamsızca boşluğa bakıyor. O boşluğun içinde anılardan kopan bedenler kımıldıyor; herhangi bir yerinden yaşama kavuşmak için çırpınıyor gibiler..

Gün batarken kıyı yolunda yürüyüşe çıkarım, diyordum; saçlarımın ağaran yerlerini de yavruağzı bandanamla örterim.. Gazeteciden dergimi de alıp, kıyıda bir şeyler içmek bana iyi gelecekti. Ama dışarıda gölgeler uzadıkça canım hiçbir şeyi çekmez oldu.

Perdeleri kapatıp, ışığı açmalı..

2008-08-13