GERÇEĞİ DÜŞLERDE ARAMAK

Eski bir çanta; içi yağlıboya tüpleriyle, fırçalarla, kalemlerle, füzen çubuklarla dolu. Tüplerin çoğu kullanılmış, boş kuyruklarını kapağa doğru dikmişler; bazıları da el değmemiş dolgun bedenleriyle kendi renklerine güvenmenin uyuşukluğu içinde, çantanın temizce bir köşesine dizilmişler. Bu kargaşanın tam ortasında, olağanüstü parlak uyarılmışlığıyla bir spatula göz alıyor. Hiç kullanılmamış gibi.. Nerede onun özlediği gibi bol boya ile karılmış, aranıp bulunmuş renkler? Bugüne kadar, özenli bir tutumlulukla tüplerin ağzından sıyrılan küçük parçaların inceltilerek, kâğıt ya da bez yüzeylerde dağıtılmasına yardımcı olmakla yetinmişti.

Kapak, çantanın örselenmesine ayak uydurarak, her açıldığında arkaya doğru düştüğü için, gözünde taşıdığı ağzı iyi kapatılmamış şişeden sızan yağ, deriyi lekelemiş.

Çanta da, onu taşıyan da yıllarca kendilerinin sayabilecekleri bir köşe bulamadıkları için oradan oraya gezinmekten yorgun.. İşte sonunda, bir bodrum katında bu nemli odaya sığınmışlardı. Tavana yakın bir delikten cılız bir ışık süzülüyor. Bir elektrikli aydınlatıcı tüm gücüyle şimdiye dek görmedikleri büyüklükteki astarlı bezi aydınlattığında bütün olumsuzluklar unutuluyor.

Beyaz duvarlar, tahta tabanlı odanın görünümü kısa zamanda değişiyor. Duvarlar, beyazlığı yutan resimlerle doluyor. Yerlerini yenileri almadıkça, tüm tonları silen, devinimli gölgeleri yutan boş birer dehlize dönüşen bu resimler, sanki korku salan bir karabasanın aralanan kapısıydı..

O eski çantanın içindekiler boşaltılınca,  kaplamasındaki yırtıklar daha da ortaya çıkacak. Ama adamı da her şeyle birlikte içine alan bu odanın zamanı tüm anlamlardan yalıtan etkisi, solunan havayı kaplıyor. Duvarlarında her an bir yenisi oluşan dehlizler de bir kurtuluş umudu uyandırmıyor; bu yüzden, içerde ne varsa, kendi kargaşasının tutsaklığına terkedilmiş birer nesneye dönüşüyor.

Merdivene dayalı geniş ahşap yüzeye gerilmiş bez, astarlanmayı bekliyor. Hemen yanındaki masanın üstünde yine aynı kullanılmamış; yine aynı çok kullanılıp tüketilmiş renkler.  Oysa dış çevrede müzikteki ses dizinlerinin tonlarıyla yarışabilen nice renk çeşidi vardı.

Adam, yaptığı resmin bittiğini düşündüğü sırada, yeni bir dehlizin açıldığını gördü. Odanın duvarlarında artık boş yer kalmadı. Yalnızca tavanın beyazlığı,  kirli bir aydınlığı yansıtmaktaydı.

Kıyıya-köşeye; masanın ayaklarına dayalı tuvaller, birer derin kuyu ağzına benzemeye başlamıştı. Adam, bu dönüşümün ortasında, resimlerinden geriye kalan son izleri bile göremiyordu. Kendisi de yitik, silinmiş; çaresiz, bir boşluğu anca doldurabilen bir varlıktı.. Hele karşı duvarda asılı, onu aylarca uğraştıran resim: Mavinin, uçsuz bucaksız denizi duyumsattığı; morla beneklenmiş siyahın ise, uzaklardaki adanın yabansılığını çağrıştırdığı o resim; şu anda, arkalardaki belirsizliğin içinde, çepeçevre kaba taşlarla örülü bir dehliz ağzından başka bir şey değildi..

O büyük boyuttaki resmi, asılı olduğu yerden indirmek için tabureyi çeken adamın dizleri titriyor; insan boyundaki tuval şimdi kollarının arasında. Ta derinlerde beliren ıslak, mor ışıltıda, kaç kat olduğu kestirilemeyen bir kulenin belli belirsiz çizgileri izlenebiliyor. Kapısından, yosunlarla kaplı basamaklara ölgün bir ışık vuruyor.

 Adam, derin bir soluk alırken, alçak sesle,

“Artık içerdeyim”, diyor.

Yüzünü yalayan sıcak esinti, ilerledikçe boğucu bir çürümüşlük kokusu yaymaya başladı. Kaygan bir akıntı, dört bir yanı ıslatıp, ayaklarının altından ilerdeki mor denizin kıyılarına doğru uzanıyor.

Zamanın da, yerin de önemi kalmadı. Dehlize girdikten sonra alaca karanlık, gittikçe yerini aydınlığa bırakıyor. Adam, bu aydınlığın içinde uzaklaşırken, gözden yitip gitmekteydi.

Birden, ben de kendi çığlığımla dehlizin içine aktım:

“ Om mani pad me humm!”

Sesimden ürkmüştüm. Ağzımdan anlamını bilmediğim sözler dökülüyordu.                                         

Yetişmiştim. Omuzları iyice düşmüş, yılgınlık içinde yürümeye çalışan adamla bütünleşmiştim. Bir doğum gibiydi. İzleyici olmaktan sıyrılmış, düşle gerçek arasında yaşayan biri olmuştum. O bendim; ben de o..

İki günlük yolculuğu göze alarak, o yüksek yapıya doğru başladığım yürüyüş, sanki beni bir solukta, oymalarıyla göz alan, insanlık hallerini imleyen yontuların bekçiliğini yaptığı büyük kapıya ulaştırmıştı. Yukarıya doğru sarmallarla uzanan bir merdivenin ilk basamağına bırakılmış bir gemici fenerinden yayılan cılız ışığı izledim. İlk iki kattaki kapılar, koca asma kilitlerle kapatılmıştı.

Üçüncü katın sahanlığındaki pencere, aşağıdaki kıyıya bakıyordu. Dehlizin girişinde görünen mor ışıltı, şimdi büyümüş, ufku kucaklayan koca bir deniz oluvermişti. Bu kattaki kapıyı, el biçimindeki ağır tokmağıyla çaldım. İçerden kırık dökük, hırıltılı bir ses beni çağırdı:

“ Giriniz.. Kim olduğunuzu daha sonra öğreneceğiz! Belki de hiç öğrenemeyiz.”

Aralık bırakılmış kapıyı biraz daha açmak için epey zorlandım. Kulaklarımı tırmalayan bir gıcırtıyla kendimi içerde buldum. Soluk almam gittikçe güçleşiyordu. İri desenli kadife perdeler, pek az ışığın içeriye girmesine izin veriyordu. Goblen kumaşla kaplanmış altın yaldızlı koltuklar, her köşeyi doldurmuş kristal, gümüş nesne alanı iyice daraltmış gibiydi. Bütün bu eşyada, havadaki oksijeni emerek, sonsuz bir küflenmeyi sürdüren yumuşama izleniyordu. Havasızlık,  çürüme sürecini yavaşlatmış gibiydi. Duran zamanın yoğunlaştırdığı anılarım yerde birikintiler oluşturup, bazen tökezlememe neden oluyor; bazen de uçuşan balonlara dönüşüp, içinde insan gölgelerinin kımıldadığı camsız, buğulu saydamlıkta bir akvaryum olarak önüme geriliyordu.

En yakın pencereye yönelmiştim ki, ilk duyduğum sesten daha yaşlı, daha yorgun bir mırıltının yakarırcasına,

“ Kapıya her geleni ne diye çağırırsın içeriye? Gelenlerin hepsi korkak, hem de kavgacı ”

“ Ama kapıyı aralık bırakan sensin. Sen de umudunu yitirmedin biliyorum. Beklemekten yorgun düştün. Huysuzlanman bundan.”

İkinci ses daha da aksilenerek,

“ Benim özlediğim Odin! Ah! Odin.. Kim bilir şimdi nerde? Sürekli eşinen sekiz bacaklı atıyla gelse, şu her yere yayılan kaygan sıvıdan arındırsa ortalığı” dedi.

İki ses birlikte hiçbir müziği olmayan uğultulu bir duaya başladılar. Sesleri, her yandan yankılar yaparak duyuluyordu. Korkmuştum. Tekin bir yer değildi burası. Kaçmak istediğim, unutmayı yeğlediğim her şey burada beni bekliyordu.

Kapıya yöneldim. Tam arkamda olmalıydı. Ama bulamadım. Yerinde El Greco’nun uçuşan insanlarının yer aldığı büyük boyutta bir resim gördüm. Dua artan uğultusuyla sürüyordu. Her odada seslerin sahiplerini aradım. Yardım isteyecektim. Odalar, beynimin içinde kendi bölünmeleriyle çoğalan, dolambaçlı bir bulmaca oluşturmaktaydı:

İşte bu oda, yıllar önce ilk seviştiğim, görmüş-geçirmiş kadının odasıydı. Beyaz, ince güzelliğinde, bacaklarının arasında tüyleri alınmış üçgen, o pürüzsüz tenindeki tek gölgeydi. Yine yüreğim pır-pır ederek, ne yapacağımı bilmemenin korkusu içinde çırpınıyordum. Sürünerek kendimi dışarı attım.

Kim bilir,  içinde hangi sınavların o gereksiz sorularına yanıtlar aradığım, kara tahtasıyla, hantal kürsüsüyle geniş bir derslikteydim.  Buradan da çıkış yoktu.

Birden bölünmelerle, boyutların büyümesiyle konumum değişti. İlk sergimi düzenlediğim çekme katlı sanat galerisindeydim. Duvarlarında resimlerimin tozlu gölgeleri kalmıştı. Çevreye sinen soğan kokusundan, artık pide, makarna pişirilen bir tıkınma yerine dönüştürüldüğü anlaşılıyordu. Kimseler yoktu.

Kuş olup, uçsam şuradan, diye içimden geçirdim. Ne var ki, bu nemli havanın boşluğunda kanat çırpmak olasıya iş değildi. Mutfağın bir uçundaki kapıdan üçüncü katın merdiven boşluğuna geçebildim. Sıvalar, tuğlalar erimiş, duvardaki delikten ışık sızıyordu. Deliğe gözümü dayadım. Kumsalın iyice aşağılarda kaldığının; merdivenleri koşarak indikçe,  daha yükseklere tırmandığımın dehşetle ayırtına vardım. Elim-kolum tutmaz olmuştu. Geri dönüp, tırmanmaya başladığımda, soluğum yetmemeye başlamış, hızım azalmıştı. Çıktığım katları sayamıyordum. Ortalık aydınlandıkça, kumsala vuran kızıllıktan gittikçe uzaklaştığımı çaresizlik içinde anlıyordum. Bir ara duvara yapıştırılmış uzun bir bildiri gözüme ilişti. Bol renkli basının, ekranların kullandığı simgelerle donatılmış kâğıdın yüzeyi göz alıyordu; anlamı aratmayacak kadar güzeldi. En altta küçücük harflerle, 44. katta ya da kırk dört yaşımda, her şeyin daha iyi olacağını falan muştuluyordu. Yukarıya baktım, merdiven yılanın bir ağaca sarıldığı gibi sonsuz bir döngüyle uzayıp gidiyordu.

Altmışıncı katta, yıkılmış bir geçitten dışarıyı görebildim. Deniz çok uzaklarda kalmıştı. Aşağısı ılık bir boşluktu. Yağmurun bir türlü yağamadığı bu yerde, ne işe yaradığını anlayamadığım bir yağmur oluğuna tutunarak aşağıya inmeye başladım. Bir kopuş.. Belki de beni tüm bağlarımdan kurtaracak denli güçlü bir yırtılmaydı bu. Göbeğimdeki bağırsağımsı bağlantıdan beslenirken, birden yeni tatlar aramaya başlamış gibiydim.  İncecik, yapışkan bir toz bulutunun içinde düşmeye başlamıştım. Yutkunmak istedim, olmadı. Boğazımdan ta yüreğime keskin bir erime duygusu iniyordu. Düşüşüm o denli uzun sürdü ki, bir yerlere çarpıp yok olma korkusunu kanıksadım. Her nasılsa bir yere varacağımı anlamıştı.

Yeraltındaki odada sessizlik sürüyordu. Duvarlardaki karanlık dehliz girişleri, soluklarını tutmuş birer ağız gibiydi. İlk bakışta adamın yokluğu göze batmıyordu. Ama ampulün güçlü ışığı altında, kenara bırakılıvermiş büyük tuvaldeki nemli mağara ağzı, yok ettiği adamı, bir kitlenin tüm yalnızlığı ve yalansızlığıyla yeniden doğuracakmış gibi sabırsızdı.

Gün ışığının kızıllığı odayı yukarıya bağlayan merdivenin basamaklarında dona kalmıştı. Masanın üstündeki palete sıkılmış boyalar daha kurumamıştı. Resimlerde açılan dehlizler yavaşça silindi. Eski özenmeler de, ayrıntılar da yok olmuştu. Yalın çizgilerle beliren her resim, gereksindikleri iki ya da üç rengi, kullanılmamış tüplerden bulup çıkarıyor, içlerine sindiriyorlardı. Başkaca hiçbir şey gerekmedi..

Ressam, çıktığı yolculuktan bir türlü geri dönmüyordu.

Not: -“Karşı- Edebiyat” dergisinin 1992 Eylül’ünde,65. sayısında yayımlanan bu öykü, yazarı tarafından hem yaşadığımız küresel şiddet çağına, hem de yazarının bugünkü yaşına-başına uyarlanarak yeniden ele alındı.