HERHANGİBİR GÜN

Günler iyice kısalmıştı. Güneşin şöyle bir uğrayıp çekildiği, dar sokağa açılan penceremden alacakaranlığa baktım. İçeriye ürpertici bir ayaz doluyordu. Bilgisayarın başından kalktım. O sandalyenin üstünde ne süredir donup kaldığımı kestiremedim. Yazdığım birkaç sayfaya bakmak içimden gelmedi. Akıp giden zamandan söz etmeye çalışmıştım. İnsanın anılarında iz bırakan geçmişiyle, yaşamakta olduğunun dışında başka bir gerçeklik duygusu var mıydı? Bu soruyu kendi adıma yanıtlamak istiyordum. Boşuna geçirilmiş bir ömrün belki bir bölümü böylelikle anlam kazanabilecekti. Ama bilgiçlik taslayan; kesin yargılara varan söylemlere saplanıp kaldığımı görünce, kollarımı bacaklarımın arasına kıstırıp, iki büklüm, gözlerimi masadaki boş çay bardağına dikmiştim. O anda yazdıklarımın tamamını silmeği de; sözün nereye varacağını denemek için olsun yazmayı sürdürmeği de göze alamamıştım. Şimdi ise, bu söz kalabalığını okumaktan korkuyordum. Yapmacıklığımın kendi satırlarımla yüzüme vurulmasına katlanamayacaktım.

Pencereyi kapattım. Sandalyenin arkalığından kayıp yere düşen siyah hırkamı omuzlarıma aldım. El yordamıyla ışığı açtım. Yalnızlığımın tüm acınası hallerini yansıtan odam, bu kez pişmanlıklarımı da istif ettiğim; soluğumu tıkayan bir hücreydi.

Demlikteki çay soğumuştu. Ocağı yakarken, kulaklarımda bir ses çınladı:

“ İyi ama senin yazdıkların eleştiri değil ki, tanıtım yazıları onlar. Yıllardır ısmarlama kalem oynatmakla yetindin, “ diyordu. Bir hafta önce atölyesine gittiğim ressam arkadaşım, sanki yeniden karşıma oturmuş, aynı dinginlik içinde konuşuyordu. Ona,

“ İsteyen olmasaydı ben de o tür şeyler yazmazdım. Hem öyle deme, kafa patlatıyorum, karşılığını almak da benim hakkım! Diğer yandan tek aylıkla nasıl geçinebilirdim?”, diye karşılık vermiştim.

“ Üstelik”, diyordu ressam, “Sanatın öğelerine başvurmadığın için ne dediğin de anlaşılmıyor. Sanatçı ya da yapıt üstünde düşünmeye kışkırtmaktan, zihinsel bir paylaşıma girişmekten oldum olası ödün kopar. Olgulardan söz etmekle kendine göre bir sanat piyasası oluşturduğuna inanıyorsun.  Bazen de, peşin hükümlerinle öylesine anlatımlara girişiyorsun ki, seni okuyan da, sanatçıların ellerinden tüm gereçlerini koparıp alacağını, sonra da onların akıllarının ucundan geçmeyen imgeleri yapıtlarına yapıştırıvereceğini sanacak.”

Öylesine içten bir alçakgönüllülükle konuşuyordu ki, suçlanmışlığın boyun eğişiyle yalnızca gülümsemekle yetindim. Onunla otuz yıldan daha uzun bir geçmişimiz var. Bugüne değin benden hiçbir şey istemedi. Dergilerden birinde, çıplak figürlerinin cinsel tutkuyu çağrıştırmasının, onun resminin başlıca ayırt edici özelliği olduğunu yazmıştım da, hemen kaleme sarılıp, derginin bir sonraki sayısında sert bir yanıt döşenmişti: Devinimi, yönelişi ve niyeti vurgulamak amacıyla çıplaklığı kullandığını belirtirken, sanat tarihinden örnekler de veriyordu. Aramızdaki soğukluk bir yıl kadar sürmüştü. Neyse ki, paylaştığımız acılar, sevinçler, dostluğumuzu yeniden canlandırmaya yetmişti. O yıllarda görsel sanatlar alanında yazan iki-üç yazardan biriydim. Ressamın başka sanat dallarıyla ilgilenmesinin gereksiz olduğu gibi bir anlayışımız vardı. Akademi çevresi bile, ressamı, yontucuyu okumayan, yazmayan, müzik dinleme alışkanlığı olmayan bir kişi olarak görürdü. Biz yazarlar da meydanı boş bulmuş, istediğimiz gibi ahkâm kesmekteydik. Bu adam da nereden çıkmıştı? Kendi işiyle uğraşacağına bizim alanımıza el atıyordu. Geçmişin bu kemikleşmiş yaklaşımı yüzünden, bu ressam dostuma kırgınlığım bugün de sürer. Bana aldırmıyor, bana önem vermiyor, diyedir içimde büyüttüğüm tedirginlik.

Birkaç yıldır ‘çağdaş sanat’ girişimcileri, yeni sanat simsarları, gündelik sıradanlığın anlatımlarıyla, gerçeklerin yerine koydukları bazı olguların betimlemelerini sergilemekteler. Ben de bu gidişe ayak uydurmaya çalışmıştım. Çok çeşitli ülkeden çağcıl sanatçıları örnek göstererek daha bir çağdaşlaşıyorum sanmaktaydım. Ama sonunda gördüm ki, geçmişin birikimini işlerine geldiğince kullanıp, çöpe atan; bu saldırganlıklarıyla mangalda kül bırakmayan gençler beni yerimden etmekteler.. İşte o anda, bu siparişçilere karşı çıkarak onları eleştirenlerin arasına katılıverdim. Tam yüz seksen derece çark etmek, diye buna derler!  Yön duygumu yitirmiş gibiyim.  Her şey önemsiz görünüyor. Geçmişteki el üstünde tutulduğum günleri anımsadıkça, o haz anlarını yavaşça yudumlayarak yeniden yaşamaya çalışıyorum.

Arayıp soranım da kalmadı. Daha önce benim kapım aşındırılırken, şimdi insan yüzü görmek için ben kapı kapı dolaşıyorum. Geçen gün, her hafta sonu yazdığım gazetenin yazı işleri sorumlusunu görmeye gitmiştim. Kahvelerimizi yudumlarken, bekleyen üç yazımın güncelliğini yitirmekte olduğunu belirterek, haber değeri taşıyan bu metinleri bugüne dek niye kullanmadıklarını sorunca, yüzüne takıştırdığı o gülümseme siliniverdi.

“ Efendim,” dedi, “ Olguların akışını izlemek öyle güçleşti ki, biz gazeteciler de gündemin ne olduğunu kestiremeden yuvarlanıp gidiyoruz. Bütün gazeteler köşe yazarlarının yorumlarıyla yetiniyor artık. İlânlar, tanıtımlar da sayfalarımızda yer bırakmıyor.. Onlar bizim başlıca gelir kaynağımız biliyorsunuz.. Böyle olunca da, sizin yazılarınıza yer vermekte zorlanıyoruz. “  

Sergi açılışlarında, sanat söyleşilerinde çevremi saran kalabalıklar artık yok. Bu tenhalık, beni gün geçtikçe kendimi didiklemeye sürüklüyor. İrdelemeyle uzaktan yakından ilgilenmiş değilim. Bu yüzden öteden beridir, ten üstündeki tenin aşındırmasından başka bir yaklaşımı kavrayamaz haldeyim. Benim işim, didişmek ve didiklemek!

Kadınlardan gördüğüm ilgi başımı döndürürdü. Her gece bir başka yere çağrılırdım. Eve geç saatlerde dönmeyi alışkanlık edinmiştim. Oysa altı yıl önce ayrıldığım eşimi çok seviyordum. Burnumdan kıl aldırmayan tavırlarım da insanları benden uzaklaştırıyor sanırım. İçinde yaşadığım çevreyi karıma hep kötülemiştim. Buradaki ikiyüzlülüğü anlatarak elimden geldiğince onu gündelik yaşantımdan uzak tutmaya çalışmıştım. Amacım kadın hayranlarıma karşı takındığım o bağımsız, üstelik umursamaz imgemi gösterişli bir bayrak gibi kalabalıklar içinde dalgalandırmaktı. Karım, kuşkuya kapılıp açılışlarda, ödül törenlerinde boy göstermeye başlayınca, benim foyam da kısa sürede ortaya döküldü. Çünkü o da arkadan konuşmalara, dedikodulara keyifle katılmaya başlamıştı.   

Çaydanlıktan taşan suyun cazırtısıyla, yığılıp kaldığım koltuktan kalktım. Bardağıma doldurduğum sıcak çayı yudumlarken biraz olsun kendime geliyorum. Yirmi beş yıl öncesinden bugüne yayımlanmış yazılarımdan gelişi güzel derlediğim kitap on gün önce elime geçtiğinde ne denli büyük bir sevinç duyduğumu anımsayınca kendimden utanıyorum. Masamın üstüne bıraktığım bu kitabı şimdi elime almak bile istemiyorum. Değil sayfalarını karıştırmakla, kapağını görmemle, geçmişte haksızlık ettiğim kim varsa, küskün yüzleriyle o anda karşıma dikiliyor. Ne çok insan!

İki-üç yıl önce, bir açık oturumda, teknolojinin tüm olanakları kullanılarak oluşturulan günümüzün sanat biçimlendirmelerinin gelecekte de değerlerini koruyup koruyamayacakları konusu ele alınmıştı. O ressam dostum da söyleşiye benimle birilikte konuşmacı olarak katılıyordu. O sıralar, birbirimizi yeniden arayıp sormaya başlamıştık. Aramızdaki kara bulutları epey bir dağılmıştı. Ben, bugünün para gücünün büyük yatırımlarla ön ayak olduğu sanat oluşturmalarına, aynı anamalcı gücün gelecekte de sahip çıkmayı sürdüreceğini; bu nedenle de bundan böyle yaşadığı süre içinde adını duyuramayan bir sanatçının, gelecekte hiç anımsanmayacağını söylemiştim. Ressam, yapıtın bir gelecek kurgusu içerdiği ölçüde hiçbir zaman kesitinde yok sayılamayacağını ileri sürerek, benim düşünceme karşı, umut dolu bir konuşma yapmıştı. Oturumun sonunda ilk soruyu gencecik bir kız öğrenci bana yöneltmişti:

“Van Gogh, yaşamı boyunca tek bir resmini satabilmişti. Yoksulluk içinde yaşadı. Resmi hiç bırakmadı. Ama öldükten sonra, tüm yapıtları olağanüstü değer buldu; en ünlü müzelerce onlara sahip çıkıldı. Bu olgu karşısında, sizin şu umutsuz öngörünüze nasıl inanalım?”

Ben neredeyse genç kızın sözünü keserek,

“ Van Gogh’un başına geleni, bundan sonra hiçbir sanatçı yaşayamayacak. Yaşadığı süre içinde ün ve para kazanan sanatçı, gelecekte de yerini sonsuza dek koruyacaktır”, diye öfkemi açığa vurmuştum. Sözümün üstüne tüy dikmeye kalkışan bu yeni yetme beni kızdırmıştı. O sıralar, daha ‘çağdaş’ bir izlenim bırakabilmenin yollarını çeşitlendirme sevdası içindeydim. Ressamla bu konuda yazdığımız karşılıklı atışmalı yazılar, iki-üç sayı boyunca dergi sayfalarında yer aldı. Bu yazılarımı, birer gizemli hikmetmiş gibi ne demeye şu kitapta yeniden göz önüne çıkardım ki?        

Al basmış yanaklarıyla o genç yüzü anımsıyorum; kulaklarımda kızın titreyen sesi.. Sesinin titremesi korkudan değildi. Şimdi anlıyorum ki, o sesi umutsuz bir çığlığa dönüştüren şey, benim kustuğum öfkeyi, kasırga gibi savurarak geçkin bedenime gerisin geri gömmek isteyen taptaze bir tepkinin gücüydü. Kendimi bu denli anlamsız bulmak beni çok korkutuyor.

Üç bardak demli çaydan sonra midem kazınmaya başladı. Dışarı çıkıp, bir şeyler yesem. Meyhane masasında bir başıma ziftlenmeyi gönlüm hiç kaldırmayacak bu gece.. Süheyla’yı arasam.. Bana her zaman saygı gösteren, ilerlemiş yaşının izlerini, incecik bedeninin cilveli devinimleriyle, çağıldayan kahkahalarıyla silmeyi beceren bu kadını severim. Sever miyim? Aslında onda bana çekici gelen varsıllığı değil miydi?  Kocası yıllar önce ölmüş. Çocuklarının ikisi de yurt dışında yaşıyor. Oturduğu koskoca evin duvarları için resim alırken hep bana danışırdı. Ben de bu alım-satımlardan payıma düşeni alırdım. Evinde bir yemekli toplantı düzenlemişti. O geceden sonra, birkaç kez ayaküstü hal-hatır sormanın dışında onunla bir araya gelmedik. İşte o yemekte yazar-çizerden yirmi beş kişi, bir masa çevresinde toplanmıştık. Bana övgülerde bulunan genç kadınlar, benden yazı bekleyen sanatçılar çevremi sarmıştı. Çok içmiştim. Yayıncılardan biri, dergilerinde bir sorgulama düzenlediklerini, katılanların yaşayan ressamlar arasından en çok beğendikleri beş adı bildirdiklerini anlatıyordu. Birden bana dönerek,

“ Sizden hiçbir yanıt alamadık. Sizin seçiminiz olan o beş sanatçının kimler olduğunu şimdi öğrenebilir miyiz?”, diye sordu. Bir şeyler geveledikten sonra, sanki istemimin dışında şu sözler ağzımdan dökülmüştü:

“ Sanatçı da kim oluyormuş! Ben kadınlara daha da çekici görünmek için yazıyorum. Sanatçının çalışmaları benim yazmama yol açtığı ölçüde değerlidir.”

Bununla yetinsem, sözlerim, çokça içerek kafayı bulmuş birinin aşırılıkları olarak unutulup gidecekti. Yayıncının dayatmasıyla, bu söylediklerimi bana uzattığı kâğıda iki sayfalık bir bildiri biçiminde yazınca, Süheyla yerinden fırlayarak bana engel olmak istemişti.. Alkol, kendime güvenimin sınırlarını ortadan kaldırdığından mıdır, saldırgan bir kimliğe bürünmüş olmalıyım. Yazdığım sayfaları Süheyla’nın elinden çekerek yayıncıya vermiştim. Kadın masanın başındaki yerine döndükten sonra, gözleri alevlenerek,

“ Bu sözleri size hiç yakıştıramadım. Sanatçılar olmasa, siz yazacak konu bulamazsınız. Çünkü yazdıklarınız hep onların yapıtlarıyla, yaşantılarıyla ilgili gündelik değerlendirmeler, ortada dolaşan basmakalıp söylentiler. Biz kadınları çeken ise, düşlerde çoğaltılan özlemlerdir”, dedi. Ortalığı buz gibi bir esinti kaplamış gibiydi. İki kişi koluma girerek beni kaldırmış götürürlerken, Süheyla’yla vedalaşmaya fırsat bulamamıştım. Onun sanatçılara arka çıkmasına o günlerde çok şaşmıştım. Daha dün girdiği bu çevrede sanat yaratımının ne olduğunu anlayamayacağını düşünüyordum. Bugün ise, o geceki sözlerimden, dergide yayımlanan yazımdan, nasıl olup da şu ana kadar hiç utanç duymadığıma çok şaşırıyorum.

Elinde telefon, Süheyla’nın numarasını da bulmuşsun, niye çevirmiyorsun?

 İyisi mi, iki yumurta kırmalı. Bir domates, birkaç tane de acı biber olsa.. Var mı bakalım?

Telefonu yerine bıraktıktan sonra mutfağa yöneleceğime, ayaklarım beni nedense bilgisayarın başına sürükledi. Ekran koruyucu buz tutmuş ağaçlarıyla bir kır görünümü fotoğrafıydı. Yazdığım son satırları benliğimi saran bir tedirginlik içinde okudum:

“ Bence, olguların yönettiği çağdaş yaşam biçiminde yapay değerlerin bunca çoğaltılması, yeryüzü boyutunda yaygınlaşan bir terördür. Kapıldığı korkuyla bilinçsizce nesne kalabalığının içine sığınmaktan başka çare bulamayan, aynı kalıptan üretilmiş yeni insan modelinin birey sayılması böylelikle kolaylaşıyor. Gerçeklik duygumuzu yitiriyoruz. ”

Yerime oturmadan, “Bence” sözcüğünü siyaha gömdüm, hemen sildim.