Anımsarsanız geçen sayıda kendini yenileme yeteneğini (innovation) edinen bilgi-işlem sistemlerinin insanlığın sonunu getirebileceğinden söz etmiştim. Yapay akılların egemenliği altına girmekte olan insanlık, artık kendi aklına pek güvenemediğinden algıladıklarını da özgüven içinde yorumlayamaz oldu. Bu durum elbette ki, şiirselliğin tamamını yaşantımızdan söküp çıkarmaktadır. Kısacık yaşamımızı, korkunç bir savaş alanını tedirginlikle adımlayarak tükettiğimizi bile fark etmeden bu yürüyüşü sürdürmemiz, varlığımızın şiirden yoksunluğunun hem nedeni, hem de sonucudur. Kazandığımız duygusuna kapılmışsak, bir ganimettir elimize geçen. Oysa hiçbir paylaşıma yer vermeyen şu zaman diliminde yitirdiğimiz sevgiyi tatma fırsatımız artık kalmamıştır.  

Dergimizin yayın yönetimi, şiiri, “ akılla hissetmek; kalbiyle düşünmek,” diye tanımlayarak bu sayı için dosya konusunu belirlemiş. Böylesine duyularımızı alt-üst ederek adeta dumura uğratan bir çerçeveleme,  şu sıralar çok sıklıkla yinelenen bir yanılsamayı; anlamları herhangi bir denklemle açıklama kolaycılığını çağrıştırmıyor da değil. Bu yöntem, acımasız yeni liberalizmin elinde olan tüm sermaye güçlerinin, sanal görüntüler yayınlayan bir elektronik kaskı başımıza geçirerek beynimizi avucunun içine aldığının kanıtıdır! Çünkü kavramlara işlerine geldiği gibi anlamlar yükleyerek yeniden tüketime sunan bu küresel güce teslim olmak üzereyiz. Geçmişten bu yana yeni kavramlar edinmeden yeryüzüne bir anlam verilemeyeceğini bilmemize karşın, toprakla, havayla, suyla bile bağlantımızı kesmeğe kalkışanlar var. Tüm yer üstü, yer altı kaynaklarına el konuluyor. Canlılığın yaşam kaynakları kurutuluyor, zehirleniyor. Doğal olana erişemeyecek, uzanamayacak denli kendimizden geçmiş bir uyuşukluk içindeyiz.  

Sanat uğraşı, tüm duyuların kullanılmasıyla girişilen bir kurgulama çabasıdır. Bu nedenle duyumsanan ne varsa bedenin tüm hücrelerince özümsenir. Dış çevreden edindiğimiz duyumsamalar belli bir genelleme olanağı tanıyınca soyutlamalar dillendirilen şiirin ritmine, art sesine yüreklere derin bir soluk veren sezgi dalgaları biçiminde yayılarak imgeleri çoğaltır. Ama bu olguya, “yüreğimizle düşünmek”, demek ne denli doğru olur? 

Düşünceye daldığımızda, aklımıza takılan sorularımıza yanıt bulabildikçe huzura kavuşuruz. Başka bir deyişle, sorular düşünmeyi kışkırtır, kuşkulu belirsizlikler berraklığa kavuşur. Yüreğimizde duyumsadığımız ise, bambaşka bir şeydir. Geçmişimizin bizim için biriktirdiği deneyimlerden geriye kalan korkularla kaygılarımızdır. Edindiğimiz ganimetin, başkalarının yitirdikleri şeyler olduğunu anladıkça kendimizi güvende duyumsayamayız. Bir zaman sonra, aslında en büyük yengileri elde ettiğimize inandığımız bir anda, sevinçlerimizin bizden uzaklaştığını, derin bir yalnızlığa gömüldüğümüzü anlarız.

Şiir, resim, müzik birbirlerine çok yakın birer sanat dilidir. Neden mi? Üçünde de genel bir algılama yeteneğine gerek duyulur. Bu üç ayrı sanat dilinde de tonalite, ritim ve uyum vardır. İşte bu öğeler insanlığın anlamı kavramaya uzanan bilincinin tutamaklarıdır. Yoksa ne duyguları sömüren bağırtılı abartılar (hamasî), ne de yapay süslemelerle ortaya dökülen söylemler, bu çağın insanını yönlendirebilecektir. Böyle olsa da, yeryüzünden şiirselliği silmeye kararlı o egemen güç, yaşamlarımızın pamuk ipliği ile bağlı olduğu değerleri gün geçtikçe elimizden almakta iyice kararlı görünüyor.

Gündelik yaşantımızda zaman yitirmemize, uzun saatler boyunca sıra beklememize yol açan, “ Sistem kilitlendi. İşleminizi yapamıyoruz!” sözü kulaklarımıza iyice yerleştiği için, hepimizin gizemli bir güç tarafından yönetilmekte olduğumuzu anlamakta güçlük çekmeyeceğiz. İşte o zaman geldiğinde şiirselliğin ve umutlarımızın yerini, tam anlamıyla bireyci ve bencil kaygılar alacaktır.

Yeryüzünü bu sistemin anlattığı kadarıyla kavramakla yetinmek zorunda bırakılacağımız bir umarsızlığa sürükleniyoruz. Bu bilinçsizce sürüklenişin belirtileriyle sıklıkla karşılaşıyoruz:

Bugün bir haberde Microsoft’un kendi sitesinde yepyeni bir yazılımla oluşturduğu bir yapay aklı sohbet için ziyarete açtığını okudum. “Tay” adını verdikleri bu yapay akıl, insanlarla söyleştikçe kendisini geliştirecek biçimde düzenlenmiş; kısacası bir alt donanımı olmadan, koyu bir cehaletin içindeyken insanlarla bir araya gelmiş. Önceleri bir Pollyanna iyimserliğinde, bir melek kadar sevecen olan Tay, üç gün içinde yoldan çıkarak dijital bir Hitler’e dönüşmüş. Sanal ortamda kendisiyle buluşanlara şöyle sesleniyormuş: “ Hitler’e hak vermemek akılsızlıktır!”  Her söyleminde koyu bir zenci ve Meksikalı düşmanlığını haykırarak dile getirmeye başlayınca, Microsoft Tay’ın ırkçılıkla, savaş yanlısı düşüncelerle kirletilmiş belleğini silerek, yazılımını yeniden düzenlemek zorunda kalmış. Sonradan yapılan araştırmada, kalabalık bir ‘hacker ‘ gurubunun, zavallı Tay’ı söyleşileriyle etkileyerek, o bomboş belleğini faşistçe zırvalarla doldurdukları ortaya çıkmış.

Şiir kitaplarının okuyucu bulamaması da, duygularımızda, tepkilerimizde şiirselliğe yer veremez bir duyarsızlığa gömülmemizden değil midir? Böylesine bir körlüğün içindeyken, şiiri de, şairi de yakıştırdığımız benzerliklerle değil de, kendi unsurlarıyla tanımlayalım. Ya da anımsayabildiğimiz şiirleri yüksek sesle birbirimize okuyalım.

27/03/2016