Tam da İstanbul Kitap Fuarının açılışının ikinci gününde, yazarların yayınevlerine gerek duyulmadan okurlarla buluştukları online yayıncılık platformu Wattpad’in kurucularından Allen Lau ile Ezgi Atabilen’in yaptığı söyleşi Cumhuriyet gazetesinde yer aldı. Bizim bir genç kızımızın kaleme aldıkları metinler de bu platformda 7-8 milyon kez tıklanınca yayınevleri o genç yazarın yazdıklarını kitaplaştırmak için birbirleriyle yarışmaya başlamışlar. Fuarda da imza kuyruğundaki kargaşa yüzünden can güvenliği kalmamış. Allen Lau, Wattpad’in herkese eşit bir oyun alanı tanıdığını, asıl amacın eğlence olduğunu açıklıyor. Ardından da,  sanki bir muştu verircesine, bundan sonra kitaba hiç gerek duyulmadan tüm okumaların mobil iletişim gereçleri aracılığıyla yapılabileceğini söylüyor. Bense, büyük bir küresel yıkım yaşanmadıkça, kitabın ve kitaplıkların varlıklarını sürdüreceğine inanıyorum. Bu inancımı yaralayan birkaç olay yaşanmadı değil: Bunlardan en etkileyici olanı, Suriye’deki Kraliçe Zenobia’nın kenti Palmera’nın kalıntılarının İşid militanlarınca yıkılması; antik kenti ayağa kaldırmak için bir ömür vermiş olan Suriyeli profesörün başının kesilerek öldürülmesiydi. İskenderiye kitaplığını yakılması, Nazilerin Berlin kentinin alanlarında başlattıkları kitap yığınlarını ateşe verilmesi. Göbels’in SA’larının böylelikle başlattıkları o korkunç yok etme ayininin; felsefenin, sanatın beşiği olan Almanya’nın tüm kentlerine yayıldığını anımsatan ne çok olgu yaşamaktayız deği mi?

Günümüz yazınının yönelişlerine bakarsak: Gündelikliği, yani her gün olup bitenin sıradanlığını ayrıntısıyla izlemek ve çok öznel olanı dikizleme tutkusunu yaygılaşan bir hastalık haline getirmek, sanat yaratıcılığını da lekeleyen başlıca çirkinliklerdir. Yaşam öykülerinden yola çıkarak roman yazmak asri zamanların bizi getirdiği son kör noktalardandır. Kim ne derse desin ama “Hayatımızı,” ya da başkalarının doğumlarıyla ölümleri arasında başlarından geçenleri anlatmak roman olmuyor!  Artık çok özel yaşantıların anlatıma dökülmesi, yıllar önce ölmüş olan kişilerin saygın anıları hiçe sayılarak mektuplarının yayımlanması artık kanıksanmış olgulardır. Kıyıda köşede kalmış eski öykülerin intihalinin, yüzleri hiç kızarmadan esinlenmeden, etkilenmeden sayılması gerektiğini öne sürenlerin sayılarının artması ise, sanatı da bir tanıtım aracı gibi kullanan küresel sermayenin ne denli sakınmasız bir edepsizlik içinde saldırganlaştığını göstermeye yeter de artar bile.

Sinema Stüdyolarının istediği öyküler, yenilmez Amerikan kahramanlarının yeryüzünü nasıl kurtardıklarının savaş sahneleriyle süslenmiş; kanın oluk gibi aktığı serüvenlerdir. Bu tür sinemaya, “action anlatım” denmekte. İzleyici, iki saat boyunca bir sürükleniş içinde görsel bir aldatmacanın içinde yuvarlanır. Bu ‘illüzyon’ izleyicilerce anlatımda bir kurgu ya da içeriğin varlığına gerek duyulmamasına yol açar. Bu yenilmez savaşçılar, görkemli mimari ve yontular, çok sağlıklı ve sportmen genç kuşak her totaliter ya da faşist yönetim döneminde yerden biter gibi kentlerin, törenlerin en göze çarpan figürü, mekânı olmuştur. Stalin döneminin Sovyetler Birliğinden, Nazi Almanya’sına; Faşist İtalya’dan, Mac Carty ile yola çıkan Soğuk Savaş’ın Amerika’sına değin bir kaba güç tutkusu yerkürenin üstüne çöreklenmiş bulunuyor.  Sinema Endüstrisi yarattığı bu akım yüzünden öylesine bir anlamsızlığın içine düşmüştür ki, başarılı film öyküleri ortaya koyamaz duruma gelmiştir. Son çareyi, resimli romanları filme çekmekte bulmuştur. Nat Bincerton, Mike Hammer, Tom Mix, Teksas, Süpermen, Batman, Örümcek Adam gibi kahramanlar, son yirmi yıldır beyaz perdede de boy göstermeye başlamışlardır.

  Bu furya içinde Norman Miler’ın, “Amerikan Rüyası” adlı romanının önemi yıllar sonra anlaşılmış, filmi de yapılmıştır. Bu romanda, abartılan Amerikan varsıllığının, alkol ve uyuşturucuyla beslenen bir toplumsal bataklık olduğunu anlatır.

Polisiyenin uluslararası ajan filmlerine evrimleşmesi de soğuk savaş döneminin izlerini taşır. Yeni bir kültürün engellenemez biçimde kök saldığını izliyoruz. 10/Kasım /2015 günü gazeteler, 007- James Bond’un son serüveni ‘Spectre’  filminin gösterime girdiği günlerde açılan TÜYAP İstanbul Kitap Fuarını geçtiğini yazıyordu. İlk üç günde James Bond’u 196.000.-kişi izlerken, Kitap Fuarını 130.000.- kişi ziyaret etmiş.

 Polisiye romanın geçmişine baktığımızda da değer yargılarının bugüne göre çok başka olduğunu saptamakta güçlük çekmeyiz. Bir Arthur Conan Doyle (1859-1930) ve Sherlock Holmes hayranı olan II. Abdülhamit’in ilk kez yalnız kendisi için çevirisini yaptırdığı romanların becerikli hafiyesi ( Bilirsiniz, Abdülhamit Han, hafiyelerini ve de jurnalcileri pek severdi.) etkisiyle midir bilmem, 1913-1914 yıllarında Ebüssüreyya Sami’nin kalemiyle, bir Osmanlı Sherlock Holmes’u olarak yeniden can bulmuştu: Amanvermez Avni..  “Amanvermez  Avni de kendisinden yüz yıl önce yaşayan meslektaşı Sherlock gibi, suçluları şiddete başvurmadan yakalar. Avni, eğitim almış bir polis de değildir. Geliştirdiği kişisel yetenekleriyle,  edindiği bilgi birikimiyle, kimi zaman yalnızca laboratuarında çalışarak delillere ulaşabilmektedir. Özverili çalışması öylesine yıpratıcıdır ki, emekli olmayı istediği günlerde, daha 42 yaşındayken yüreği dayanamaz, ölür (1).  Oysa James Bond, patronu Mr. M’in buyruğuyla bir anda binlerce kişiyi öldürebilmektedir.

  Yeri gelmişken hiçbir sanat biçimli anlatım, bir felsefi görüşün, bir ideolojinin tanıtımı için kullanılmamalıdır. Aslına bakarsanız böyle bir anlatım, siyaset-sanat; felsefi önermelerle sanat gibi ayrı evrenlere dair dokuların uyuşmazlığı yüzünden olanaksızdır. Ders verici, tepeden bakan tavırlarla sanatsal anlatım, sanat betimlemesi daha ilk adımda çıkmazlara saplanmaya yazgılıdır. Bu konuda iki İtalyan yazardan örnekler vereceğim:

 Dino  Buzzati (1906-1972), “Büyülü Öyküler” adlı kitabındaki (2) ‘Gizli Silâh” başlıklı öyküsünde bu tür ideolojik saplantıları alaya alır: İki süper güç arasında gerilim  gittikçe artmaktadır. Savaş bulutları iyice yoğunlaşmıştır. Yayılan söylentilere göre, Sovyetler Birliği de,  Amerika Birleşik Devletleri de çok güçlü gizli silahlar geliştirmişlerdi. Bir gündoğumunda karşılıklı füzeler ateşleniverdi. Yeryüzü yok olacaktı! Önce büyük kentlerin üstüne yağan füzeler patlar patlamaz gökyüzüne büyük buhar fıskiyeleri yükselttiler. Sonra bu gaz hızla toprağın üstüne çüktü, yayıldı. Hiçbir yıkım olmamış, hiçbir alev dalgası görülmemişti. Washington’da Beyaz Sarayın sığınağındaki Başkan yayılan buharın gaz maskesinin içine sızdığını anlayınca, maskeyi sıyırıp çıkardı. On dakika sonra Kremlin’deki sığınakta da Komünist Parti Sekreteri ve genel komiser maskelerin çıkarılması buyruğunu veriyordu. Birleşik Devletler Başkanı,

“ Ahh!”, dedi şaşkınlıkla, “Tanrı korudu! Hay canına bu ‘Tanrı’ sözü de nereden çıktı; ağız alışkanlığı işte. Düşman da aynı tür bir silah üstünde çalışmış galiba. Bu iyi oldu’”

    O sırada Beyaz Saraya doluşan iki bin genç ABD’nin Proleter Devrimini kutlamaya başlamıştı bile.. O sırada Kremlinde ise, Parti sekreteri, Kapitalizm karşıtı girişimlerin şiddetle cezalandırılacağını, kuşkulanılan kişilerin yedi göbek tüm sülalelerine varıncaya kadar sorguya çekileceklerini duyuran bir genelgeyi kaleme aldırıyordu. Sıcak çatışma sona ermişti, ama soğuk savaş yeniden başlamıştı.

  İgnazio Silone (1900-1978) ise, “Ekmek ve Şarap” adlı romanında güney İtalya’daki yoksul çitçi halkın Faşizme karşı nasıl bir dayanışma içine girdiklerini anlatır. Musolini yönetimi onu sürgüne gönderir. Türlü eziyetlere, tutsaklıklarla karşılaşır. İkinci romanı, “ Fantomara”, aynı yoksul İtalyan halkının, Faşizmin baskısı arttıkça nasıl da kısa zamanda bilinçlendiğinin öyküsüdür. Ne var ki, bundan sonraki çalışmalarında nedense işi sulandırır. Artık bir yılgınlık içindedir. (3)

   Her iki yazarın yaşantılarına benzer yaşamları sürdürmüş yüzlerce sanatçı vardır. Digital olanakların çoğalttığı yayın ve yayım; üstümüze yığılan görsel çöp yığınından kurtulmak için eleştirel bakış açısına yeniden kavuşarak seçici olmak gerekiyor. Bizim eğlence düşkünü genç kuşak yerine, gençlerimizin birer etkin okur olmasını sağlamak gibi bir görevimiz olmalı. Bunu başarabilirsek, yersiz, düzeysiz söylentilerden, özentilerden yakamızı sıyırabilecek; yazınsallığın ne olduğunun, yazarlığın, “Yaratıcı Yazarlık kursları” denilen o ticarethanelerde öğrenilemeyeceğini anlayabileceğiz. O kurslarda belletilen formüllerle, kuramlara ayak uydurarak kalem oynatabileceğini sanan gençler büyük bir aldatılmanın tuzağındadırlar.

Yüzüncü yaş gününde andığımız Aziz Nesin tüm yazarlık yaşamı boyunca mizahıyla kaba güçten uzak durmanın yollarını önermiş idi. Ne yazık ki, ömrünün son günlerinde Sivas’ta yanındaki sanatçılarla, gönül insanlarıyla birlikte acımasızlığın, şiddetin kara yüzüyle karşılaştılar. Zorba bir yönetimin elinde yıllar boyu kıvranmak, çağımızın tüm enlem ve boylamları saran büyük korkusudur(4). Sanatçılar bu korkunç tehlikeye karşı vardırlar; varlıklarını sürdüreceklerdir.  Sonsuzluğa göç etmesinin üstünden 20 yıl geçen Nesin bir şiirinde, bu kavga ortamında içine düşülen yalnızlığı şöyle anlatıyor:

                           “Al yalnızlığını gel!

                                      Korkma sıkılmayız

                       Senin yalnızlığın,

                              Benim yalnızlığımla konuşur

                       Biz susarız!

Elbette en iler-tutar yanı olmayan bir masal bile anlatılırken, sese derinlik verilerek ya da sanki çok gizemli bir alana girildiğinin işareti verilmek istenir, gözler fal taşı gibi açılarak bir başka aura yaratılır, o andan başlayarak aramızdan bir başka gezegene ayak basanlarımız bile çıkabilir. Kollar birer kanat olurken, olmayan kas yapısıyla eller pençe gibi gerilmiştir; artık dinleyicilerden bir kaçını özlemleriyle buluşacakları duraklarda indirme zamanı gelmiştir. Bütün bu çaba,  ortadaki anlamsızlığa bir anlam katar mı? Bilemezsiniz. Her insan zihninin derinliği, keşfedilmeye boyun eymiş birer coğrafya değildir ki..

 Arada bir bilincimizde uyanan imgeler yol gösterdiğinde, aslında özlediğimiz şeyin bizi tutsak alan heveslerimizden hiçbiri olmadığına inanmaya başlarız. Bakalım bu saçma-sapan özenmelerden ne zaman kurtulabileceğiz.

                                                                                                           

                (1)-“Amanvermez Avni’nin Serüvenleri- Bir Osmanlı Sherlock Holmes’u” Ebüssüreyya Sami-Merkez Kitaplar-Ocak-2006-Yalınlaştıran: Erol Üyepazarcı.

              Bu kitaba çok erken yitirdiğim sevgili kuzenim Fadıl Kocagöz aracılığıyla ulaşmıştım. Samim Kocagöz’ün  küçük oğlu Fadıl, yazdığı taşlamaların, şiirlerinin yanında, aynı zamanda iyi bir bibliyofil idi..

             Merkez Kitapları, bu ilk kitapta, beş öyküye yer vermiş. İkinci kitabı elde edemedim. Bu beş öyküde de bizim Avni’nin kendisini tüketircesine çalışkanlık ve inanılmaz bir alçak gönüllülük içinde olduğunu izleriz. Onda, Holmes’un şımarık, seçkinci davranışları yoktur.

             (2)-   Dino Buzzati-“ BÜYÜCÜ”- Çeviren. İhsan Akay- Varlık Yayınevi-1971

                  Kitabın arka kapağında yer alan,  çevirmenin kaleminden çıktığını düşündüğüm tanıtım metninde,  “ Yazar kendine özgü görüş ve anlatışıyla gerçek bir ün yapmış sanatçılardan biridir. Romanlarında olduğu gibi hikâyelerinde de gündelik, alışılagelmiş gerçekleri hayattan olduğu gibi aktaracak yerde, onlara hiç beklenmedik boyutlar vererek okuru düşündürmeyi ilke edinmiştir. Bu yaklaşıma bir çeşit gerçeküstücülük denilebilir. Ama bilinen gerçeküstücü yazarlardan da ne kadar başka,  değişik bir tutumu vardır. Öylesine bir gücü vardır ki Buzzati’nin, en inanılmazı, soluğunu daraltarak okutur insana.  (…)”

             (3)-  İgnazio Silone, ömrünün son döneminde içine düşürüldüğü yılgınlıkla, Anre Gide, A. Koestler gibi çağının sağcı, Katolik yazarlarının yanında yer almıştır.

               (4)- “ Büyülenmek” Hermann Broch-(1886-1951) Avusturyalı yazar, Nazi yönetiminin işkencelerini ayrıntısına kadar yaşadıktan sonra, Amerika’ya kaçarak canını kurtarabilmiştir. “Büyülenmek “ adlı romanında iki köy halkının sürü psikolojisi içinde, cehaletin ve Nazizm’in boyunduruğunda nice kıyıcılığa araç olduğunu anlatır.

         Büyülenmek- Çeviren: Süheyla Kaya- İthaki Yayınları -2013

        Broch “Vergilius’un Ölümü” ırmak romanın da yazarıdır. Bu romanda iktidar, erk edinme tutkusunun kökenlerine inmeye çalışır.  Çeviren: Ahmet Cemal-  İthaki Yayınları”-2012

         13/KASIM/2015