Bütün mitolojiler, din kitapları, Tanrı’nın Âdem’le Havva’yı yarattığına bin pişman olduğunu anlatır. Aslında sorun çıkaran hep Âdem’dir. Ne var ki, Âdem’in ilk eşi Lilith’ten başlanarak cennetten sürgün edilen, şeytaniliğin simgesi olduğu için kötülenerek cezalandırılan cins kadın olmuştur.

 Lilith, Âdem’in yoğrulduğu aynı çamurdan yoğrulmuş, bu yüzden de erkeğiyle eşit olduğuna inanan ilk feministtir. Âdem ise karısına tepeden bakmaya, onu aşağılamaya gittikçe daha düşkün olmakta; ikide bir, buyruklarına aldırmayan Lilith’den Tanrı’ya yakınmaktadır. Kendilerine sunulan cennette kavga-gürültü hiç eksik değildir, geçimsizlikleri dayanılmaz durumdadır. Sonunda Lilith kapıyı çarparak gider. Buna Âdem pek aldırmaz. Ama Tanrı cennetinin kapısını çarparak çekip giden o kadına çok kızar, onun bundan böyle bu sıcak yuvaya geri dönmesini yasakladığını buyurur. Artık güzel Lilith İblis’ledir; karanlıklar evreninde ona her gün binlerce cin yavrusu doğurmaktadır.

Âdem, önceleri yokluğunu önemsemediği Lilith’in başkaldırılarını, kavgalarını bile özlemeye başlamıştır. Yeryüzündeki yapayalnızlıkların ilkini yaşamakta; böylesine bir yokluk ve yoksunluk duygusu ilk kez bir insanı pençesine aldığı için, çektiği bu acının nedenini bile anlayamamaktadır. Tanrı bu zavallı erkeğin durumuna çok üzülse de, bir kadınla birlikte yaşayabilmeyi öğrensin, daha özverili olsun, diye sabırla beklemeyi seçmiştir. Âdem tek başına yaşayamayınca huzura çıkar. Çok yalnız olduğunu anlatırken, kendisine bir başka kadın vermesini yalvararak Tanrı’dan ister. Tanrı da, bir kez daha çamurla uğraşamayacağını, ona eşlik edecek kadını, kendisinin bir kaburga kemiğinden yaratacağını bildirir. Âdem bir kemiğinden olmaktan daha da çoğunu çoktan göze almıştır. Havva karşısında biçimleniverir. Lilitith’e oldukça benzemekte ise de daha gönül okşayıcı, ondan daha uyumludur. Taşlar yerine oturmuş gibidir. Cennette erinç dolu bir yaşantı sürerken, Lilitith yok edici bir öç alma hırsına kapılmıştır, kendisine yasaklanmış cennete bir yılan biçimine bürünerek girer. O yılan, elma ağacının gövdesine okşarcasına sarılmıştır. Ağacın dalları tatlanmış meyvelerle ağırlaşmış, yılanın misk kokan ağzı yasak meyvelerden birini Havva’ya doğru uzatmaktadır. İşte, o an, bir sınanma ve yargılanma durumudur. Ne yazık ki,  yalnızlığın vurduğu Âdem, bu kötülüğün tuzağına da düşer; ‘zoka’yı yutar.  Havva’nın yılanın ağzından alarak uzattığı o kıpkırmızı elmayı büyük bir açlıkla ısırır. O anda ortalık kararır. Âdem de Havva Cennetten kovulmuştur.

Lilith, haksız yere Cennetten uzaklaştırıldığını düşündüğü için, bununla yetinmez; büyük bir hınçla, bundan sonra bütün kadınların doğum yaparlarken çok sancı duyacaklarını o ağacın gölgeli yanına doğru tıslayarak haykırır ve ekler,

“Kadınların yaşayacakları tüm sancılı doğumlar boşuna olacak. Çünkü ben insan soyundan doğan hiçbir bebeyi yaşatmayacağım!” 

Tanrı,  Lilith’in verdiği bu bebek kıyımı kararına çok kızar, ona Cehennem ateşlerinin en yakıcısını göndererek engel olur. Doğada her canlının yaşam hakkı vardır. Ölüm ise her canlını tadacağı, yaratanın kararıyla varılacak bir sondur.

Şimdi bir elma için Cennetten kovulmaya değer miydi, diye düşünebiliriz.. Ama çok önemseyerek bu anlatımların üstüne eğildiğimizde, her satırda, her seslenişte kadına yapılan büyük haksızlıkları görürüz. Hazzın peşinde olanın, keyif düşkünü Âdem olmasına karşın, kadın,  günahın kaynağı, kötülüğün çağrıcı olarak gösterilmiştir. Bütün bu eski öykü ve meselde kadın, insanın aldatılmasına (iğvasına) yol açan tüm tuzakların kuran bir ölümcül yaratık olarak tanıtılmaktadır.

 Pagan dönemin ana-erkil toplumlarında kadın, Ecedir, Asena’dır, Ana Tanrıçadır, bereket simgesidir; Kibele’dir, Artemis’tir. Yeni Ahit, özgürlüğünü savunurken karanlıklar ülkesine sürülen Lilith’den hiç söz etmez.  O,  erkek egemenlerce günahkârların evreninde yokluğa yargılı kılınmıştır. Âdem ise, o hiç doymayan hırsıyla değil de, hep kadınların günaha sürüklediği bir toy delikanlı olarak tanıtılır. Âdem’le Havva’nın oğullarından Habil’in kardeşi Kabil’i kıskançlık yüzünden öldürmesine dek aynı hoşgörülü yaklaşım sürüp gider.

 Kadınla erkeğin yaradılıştan gelen başkalıkları birlikte sürdürecekleri yaşamı ilginç kılan özellikler değil midir? Adeta bir klonlama gibi erkeğin önemsiz bir kemiğinden can bulan kadın, aslında erkek figüründen algılanandan daha çok sayıda; her bilinci şaşkınlığa düşürecek kadar çeşitli imgeyle yüklüdür: O hem anadır, hem de sevgilidir. İnsan soyunu sürdürendir, çünkü doğurgandır. Kadın, geleceği kurgulayan ve yuvayı kurandır. Paylaşılan sevinçlerin şölenlerini kadın düzenler; yaşanmakta olan acılar için ağıt yakan da odur. Bu nedenle geçmişe de, geleceğe de sahip çıkandır.

Oysa erkek, yalnızca bir koruyucudur ve küçük oğullarını yüreklendiren bir güç simgesidir; keyfince ortalıkta dolaşan babadır. Savaşır, avlanır. Şu son iki işlevi de olmasa, erkeğin soyun çoğalmasına katkısından başka bir özelliğini sayamayız.

Yine de denmelidir ki, insan soyunun cinsleri arasındaki başkalıklar, önce birbirlerine karşı ilginin doğmasına yol açar; ardından duyulan merak öylesine çoğalır ki,  bir gizemin keşfi için ömürler feda edilir. Bu tutkulu seyyahlığın tek bir adı vardır: O da “aşk”tır..

 “Geleceği kurgulamak kadının becerisidir”, derken ortaya savurduğum bir övgüde bulunmak istemiş değilim. Kurgu geleceğe dönük olabileceği gibi, yaşamakta olduğumuz zamana da ilişkin olabilir. Her iki durumda da düşleme yeteneğimiz ayaktadır. Artık olan ya da olması gereken karşılaştırması gereksizdir. Çünkü karşılaştığımız, tutulduğumuz, özlediğimiz kişiler, bütün bir ömrü dolduran kalabalık, yalın biçimlere bürünerek her yeri kendi mekânları edinmişlerdir. İşte kadının ayrıntılarla biçimlediği kurgular, gerçeğe dönüştükleri kadarıyla insanlık serüvenini oluştururlar. Bu yaşamı biçimlendirme çabasıdır, yani sanat uğraşıdır. Akira Kurosava’nın deyişiyle,” Sanat bir haberleşme değil, ölüme karşı dirençtir. Sanat bilgi aktarmaz. Bir sanat diliyle yapılan paylaşım yaşama sevincini yaygınlaştırır.”

 6/Şubat/2016