Sanırım unutkanlık en iyisi. Belki de doğa-ana bu yüzden, uzun bir ömür yaşayanlarımızı yığınlarca anılarının karmaşasından kurtarmak için belleklerini silmekten (delete etmekten) başka çare bulamamıştır (!). Hepsi anımsanacak olsa, biriken anıların tortusunda çırpınmaktan başka bir işe yatamayacağımız apaçık ortada. İyi ki mutsuz karşılaşmaları, başarısızlıkları hemen unutuvermek; hazdan, kıvançtan varlıklarımızı eriten anıları ise olur olmaz her fırsatta dile getirmek gibi bir alışkanlığı sürdürmekteyiz. Yoksa göz açıp kapayıncaya tükettiğimiz yaşamlarımızın, son sahnesini hiçbirimizin iyi oynayamadığı bir oyun olduğunun ayırtına varamadan göçüp gitmek de var!

İşte anlatılır ya : Serin bir sonbahar akşamıdır. bakım evinin sundurmasında tekerlikli sandalyelerinde güneşlenmekte olan Helga, dizlerinin üstündeki battaniyeyi fırlatıp, aşağıdaki sardunyaların üstüne atmış olan arkadaşı Doris’e sorar:

Karşılaştığımız anda aklımı başımdan alan o adamı hatırlıyor musun? Adı neydi?” Doris ürpererek,

Ah, evet, “ der, “ Bay Alzeimer, ne erkekti ama! Beni de çok etkilemişti..”

Bu serüven, hep böyle durmaksızın fırına sürülerek tazeymiş gibi sunulan bir kutsal ekmektir. Erkekleri ya da kadınları can damarlarından kavrayan kimlikler, olmadık efsaneler birbirlerinden hiç de başka değillerdir. Yüzyıllardır ağızlarda sakız, sıradan betimlemelerdir. Buna karşın, biz okurlar, izleyiciler, dinleyenler ve dahası güncel sanat tüccarları, bütün bu yaşanmakta olan ve bıktırıcı biçimde yinelenen kanıksanmış hikayelere boyun eğerek çeşitlemelere girişiriz; bir basit acıklı anlatımdan imgeler yaratacağımıza, yepyeni trajedilerde buluşabileceğimize inanırız.

47’lilerden olan; 68’liler kuşağına aidiyetini onur bilen Ziya Gürel’e söz düşer mi bilemem? Yine de bazı açıklamalarım olacak::

Orta öğrenimini ve ardından İstanbul Üniversitesindeki Tıp eğitimini “leyli-meccani”, yani Devletin desteğiyle ‘parasız-yatılı’ tamamlayan iç hastalıkları uzmanı sevgili babam Dr. Şeref Gürel, Birinci Büyük Savaşla İkinci kargaşa arasında o olanaksızlıklarda hırpalanan bir Anadolu kuşağının bireyi idi. 1909 doğumluydu. 1939’da öğrenimini, bitirdikten sonra atandığı çeşitli ‘Hükümet Tabipliklerinde’ görevi sırasında, onca yokluk içinde hastalarını iyileştirme çabaları, adli suçüstü kovuşturmaları ve otopsiler; taşranın anlamına erişilememiş gizlerinin arasında görünebilenden daha da çoğu, bu genç hekimin sırtına yüklenen ağır sorumluluklardı. Babam aynı kendi babası Ziya Dedem gibi çok yalın bir dille anlatırdı gençlik yıllarını. Galiçya’dan Balkanlar’dan ta Yemen’e uzanan askerliğinden; savaş yıllarından çok ender söz eden dedem Ziya Gürel, çok etkin anekdotlar halinde o barış özlemi içinde geçen yıllara ilişkin anıların uyanmasına izin vermiş olurdu. Babam ise, Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarından sonra, özellikle çok partili dönemde devrimlerden verilen ödünlerle Türk insanının yeniden çağdışı bir bilgisizliğin kucağına itilmesinden yakınır, kaygılanırdı. Annem Ferzan Gürel ise bütün bu yaşanmışlıkların anlatımlarından yola çıkarak, toplumsal serüveni gerçekliğiyle gözler önüne seren öyküler, romanlar yazıyordu. O yıllarda İzmir’de eşi Sevinç’le birlikte öğretmenlikle geçinen yazar Samim Kocagöz dayım; Söke’de yaşayan şair dayım Halil Kocagöz ile Sevi yengem ve kuzenlerimiz sıklıkla bir arada olduğumuz yakınlarımızdı. Hafta sonları yatılı okuldan Karşıyaka’daki evlerine izinli çıktığımda Samim dayımın, Belediye Konservatuarında Sanat Tarihi öğretmeni olarak ders saati olmayan günlerde bile, erkenden kalkıp tıraşını olduktan, kahvaltılık bir şeyler atıştırdıktan sonra, büyük Oliympia daktilosunun başında çalışmaya başlamasına tanık olurdum. Annemin İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden arkadaşı olan Sevinç yengem, İngilizce öğretmeniydi. Yengemin hafta içinde her gün dersi vardı. Hafta sonları ise, kendi iki oğluna ve de kardeşimle bana, yumuşamayan otoriter tutumuyla yol göstererek, çalışma saatlerimizi denetlerdi. İlkokuldan sonra kardeşim Şükrü Sina ile böyle bir çevreye gözümüzü açmıştık. Bu sıkı denetim ve disiplinden kaçarak bazı hafta sonlarımı Güzelyalı’da oturan annemin halasının evinde geçirirdim. Bu evde erkek yeğen olmanın ayrıcalığını yaşadığımı tüm ayrıntısıyla ve keyifle bugün bile anımsarım. Oysa annem, yakındaki Kız Kolejine başladığında, küçücük bir kız çocuğu olduğu halde kapı dışarı çıkamazmış. Ben ise, büyümüş de küçülmüş bir İzmir Efendisi edasıyla büyük halamla karşılıklı oturup, sade kahvemi yudumlardım. Bu anılarımdan, anekdotlardan çeşitli dergilerde yayımlanan denemelimde, anlatılarımda söz etmiştim.

Şimdi bütün bunları düşünmek oldukça ağır bir işmiş gibi.. İstemiyorum. Ama Şükran Kurdakul ile birlikte Samim Kocagöz’ü anma toplantılarından birinde söyleşiyorduk.. Konu bir anda, “Toplumcu gerçekçi yazın”a kilitlendiğinde, demişim ki,

Düz yazı ya da oyun biçiminde çok az yapıtı olsa da, büyük şair olarak bildiğimiz Nazım Hikmet bizim toplucu geçekçi yazınımızın önderidir. “

Dışa vurduğum bu yargım, ışıklar içinde uyusun ( bugünkü hal-i pür melalimizi hiç görmesin isterim) Şükran ağabeyimce pek benimsenmişti. O sırada,” Ah Ziya! Nereden bulursun, bu yakınlaştırmaları? Ama öylesine yakıştı ki..” demişti. O hafta yazdığı Cumhuriyet’teki köşesinde, Nazım’ın toplumcu yazınımızın önderlerinden olduğundan söz ediyordu.. Telefonla arayıp, o köşe yazısını çok beğendiğimi söyledim.. Şükran ağabey,

Yahu Ziya senin yargına öylesine yürekten katılmıştım ki..” , diyerek gönlümü alırken öylesine içten idi ki..

İlle anekdota örnek vermek istersek, diyebiliriz ki, ölümünden hemen birkaç ay önce ressam-yazar Fahir Aksoy’la İstanbul’da bir Sanat Fuarında karşılaşmamızın bugüne taşıdıkları öne çıkar:

Öyle sevindim ki, sizi çok iyi gördüm.’” 92 yaşındaki Aksoy, bütün heybetiyle bastonuna yaslanarak,

Sen bakma görüntüye! Durumu kurtarıyoruz.. Aslında filmi geriye sarmak gerekiyor..”

Bu işleme başlamışsınız gibi, “ diyerek onu sakallı iki yanağından öpüyorum..

Ah, Ziya , “ diyor, “ Tamam zamanı geriye sarıyorum ama, yetmişime gelince orada duracağım. Çünkü yetmişime değin yaşadığım duyumsamalara, edindiğim deneyimlere nasıl kıyarım?”

Bir de, ressam Muammer Durmuş’un bisikletini ödünç alan Rafet’i, ressam arkadaşım, duyarlı, duygulu Rafet Ekiz’i anmam gerekiyor:

Olay Yeni Foça’da Rafet’in, Muammer’in kapısını çalmasıyla başlıyor. Ne konuşacaklar? Resim dilinin erebildiği ya da ermediği coğrafyalara yol alıyorlar.. Meze yok.. İçtikçe Muammer’in birkaç resmi birbirlerinin başlarına geçiriliyor. Rafet, tüm olup bitene karşın tüm nezaketiyle ayağa kalkabiliyor,

Muammer,” diyor, bisikletini ödünç verir misin? Ben balıkçı arkadaşlarımla buluşmak için ilçeye gideceğim. Vedalaşıyorlar..

Gün doğarken Rafet ( yerinde ışıklar içinde uyusun, iki omzunda bisikletin birer tekeri, göğsüne siper ettiği kadro ve zincirle kapıyı çalar. Muammer neden sonra kapıyı açtığında, yükünü indirirken,

Muammer al emanetini ,” der, “ Hiç eksiği yok!”

Bu iki arkadaşım da yaşamın parçalarını bir araya getirmek için uğraştılar ve Muammer direnerek, didinerek çalışmakta. Muammer Durmuş bugün de diyagonalleşmekten bıkmayan o ufuk çizgisinin üstünde dansetmeyi sürdürmekte.. Aman Muammer, kendine mukayyet ol.. Çünkü önümüze ‘yaşam’, diye serilen seccade öylesine çok parçalı ki; öylesine paramparça..

22/10/2014