İnsan kendi varlığını duyumsamaya başladığından bu yana başından geçenleri; yani yeryüzünden algıladıklarını anlatıma dökmek istemiştir.. Çünkü varolup, adım attığı bu garip gezegene bir anlam veremezse, özünün de yersiz-yurtsuz kalacağından korkmuştur. Umutsuz, ürkek birer ilkel yaratık olarak can bulan atalarımızın, bu sezgilerini alkışlamaktan başka bir şey elimizden gelmiyor. Gelmese de, bugün olur olmaz her yanılsamaya, her aldatmacaya, bir görsel büyülenmeyle alkış tutan kalabalıkları gördükçe, tarih öncesindeki halimizde bile, kirletilmemiş ve aydınlık bir kavrayış yeteneğimiz olduğunu söyleyebiliriz.

Şimdi bana , “Al eline kalemi, neden yazıyorsun; niçin resimler ya da üç boyutlu biçimlendirmeler ortaya koymak için uğraşıyorsun anlat bakalım!” dense, bir boşluğa itilmişim gibi büyük bir korkuya kapılırım. Bunun nedenini şöyle açıklayabilirim:

Sanat dallarının tümü birer ayrı biçimlendirme dilidir. Sözü, sesi, çizgiyi ve rengi, oylumu, ritmle devinimi kullanan insan, algılarını,çağrışımlarını, sezgilerini paylaşmak tutkusuna kapılmıştır. Bunca sanat dilinin her birinin malzemesi başka olduğu denli, anlatım ögeleri de, değer ve ölçüleriyle kendilerine özgüdür. Ben görsel sanat dillerinden ikisini kullanırken, söz dizilimleriyle ortaya konulan bir başka dilde de biçimler, anlamlar türetmeye çalıştığım için, kendimi bildim bileli, kendimi anlatmaktan kaçınmam gerektiğine inanırım. Aslında tuzaklarla döşenmiş bir yolda ilerlediğim duygusu yakamı hiçbir an bırakmaz. Yaptığınız resmi, yontuyu süslü sözlerle, şiirsel bir dil kullanarak anlatamazsınız. Çünkü sözü oluşturan ögelerle, görselliği oluşturan ögeler birbirleriyle bağdaşmaz. Görsel sanatlardan konu açacaksanız; ışık, oylum, boşluk, derinlik, tonalite gibi ölçüt ve değerlere başvurulması gerekir. Oysa, yazında ya da konuşmada, benzetmelerden, iğretilemelerden, anakronizmden, betimlemelerle kurgulanmış mekân ve zamanın içinde soluk alıp vermeye başlayan kişilerden söz edilebilir. Durum böyle olunca, kalemi elime aldığımda ya da bana söz verildiğinde, çalıştığım resimlerden, seramik idollerden hiç söz etmemeyi yeğlerim. Bunu şaşmaz bir ilke olarak korumaya çalışırım. Çünkü, kendi çalışmalarımdan herhangi bir nedenle anlatıma girişerek, nedenlerin-niçinlerin öyküsünü dile getirmeye çalışmanın, tutarsızlığa sürüklenmek olduğunu bilirim. 'Sanat anlayışınızı anlatmak'(!) bahanesi çok yanıltıcıdır; ağzınızı açtığınız anda, kalem kâğıda dokunur dokunmaz sözün ucunu kaçırma olasılığı başınızın üstünde keskin ve sivri bir bıçak gibi sallanmaya başlamıştır bile! Hem şöyle bir utanılacak duruma düşmekten çekinmeniz iyi olur: Sanat çalışmalarınızı anlatmaya başlarsanız, yapamadığınız resimlerden, yazamadığınız öykülerden, hiç besteleyemeyeceğiniz ezgilerden söz etmeye başladığınızın iş işten geçtikten sonra ayırdına varırsınız.

Betimlemelerin ardı ardına sıralandığı biçimlendirmeler birer sanat yaratımı değildir. Olanın ya da sürüp gidenin canlandırılması, aslında bir tanıklığın dile getirilmesinden başka bir söylemi ortaya koyamaz.

Söze dayalı anlatımlardan, ses partisyonlarına değin; görsel biçimlendirmelerden dansa, tiyatroya varıncaya dek bütün sanat dilleri için geçerli olan bu ilke şöyle özetlenebilir: Olagelenin çok yakın öykünmeli biçimlerle canlandırılması, çok ilkel birer açıklamadan başka bir şey değildir. Bu yaklaşım, belki grafik sanatlarda, karikatürde yankı uyandırabilir. Ama diğer disiplinlerde birer basit betimleme (illustration) sayılarak çöpe atılır. Çöpe atılmazlarsa, kentlerarası otobüslerinin camlarında, hüzünlü taşra kahvehanelerinin nemli duvarlarında sıklıkla karşımıza çıkan “ ağlayan çocuk portresi” örneğinde olduğu gibi duygu sömürüsü için kullanılırlarken çürüyüp yiterler. Çünkü bu kolaycı betimlemeler, meselci- masalcı yaklaşımlarda genel bir bakış açısına değer verilmediği için hiçbir soyutlamaya da olanak tanınmamıştır. Anlatıma girişen kişi, sanatsever için hiçbir anlamı olamayan bir zaman boyutuna saplanıp kalmıştır. Bu konuda, bir sanatçının geçmişteki vakanuvislerle, tarihçilerle yarışmaya kalkması abesle uğraşmak değil midir?

İşte yukarıda sıraladığım bütün bu nedenlerle, “Yaşamımızı ya da yaşantımızı anlatınca roman oluyor,” diye düşünmek çok büyük bir yanlıştır. Küresel anapara yatırımlarını korumak amacıyla, yazın çevremizi kaplayan yaşam öyküleri (biyografiler), anılar, öz-yaşam öyküleri (otobiyografiler) birer roman anlatımı olarak okuyucuya yutturulmaya çalışılıyorsa da, bu aldatmacanın bizi ele geçiren magazin düşkünlüğümüzü daha da kışkırtmak için gösterilen zavallı çabalar olduğunun önünde sonunda anlaşılacağına inanıyorum. Artık yaşamayan sanatçıların çok öznelliğe ilişkin mektuplarını yayımlamak sanırım kazançlı bir iş olduğu anlaşılınca, sanki bir sanat yayımcılığı imişçesine benimsetilmeye çalışılıyor. Bir-iki yıldır kitaplaştırılarak bir resimli roman biçimine sokulup çeşitlenen bu yayımlar, birer dikizleme sapkınlığı imişçesine tüylerimi dikek diken etmekte. Yitirdiğimiz bu değerli sanatçılarımızın yapıtlarının yeni baskılarını yapmak yerine, çok öznel paylaşımlarını ortaya dökmek, onları yattıkları gömütlerinde tedirgin ederek oradan oraya dönmelerine neden olmak değil midir?

Plastik sanatlar alanında söze konu olan pazarlamacı yaklaşımın kendini gösterdiği anlar, yaşayan sanatçıların yapıtlarını müzayedelerde açık-arttırım konusu yapanlarca yaratılan ortamlardır. Kimi zaman aynı sanatçının o müzayede salonunun bir sokak ötesindeki sanat galerisinde sergilenen yapıtları, arttırımlarla yapayca oluşturulan değerlerin yüzde, dahası beş yüzde bir bedelle el değiştirmektedir. Bu durum elbette ki sanatseverlerde uyanan güvensizliği her geçen gün daha da çoğalmaktadır.

Para gücünü ellerinde bulunduranlar, sanat yapıtlarını, kültür kalıtı tarihsel belge ve yapıtları, birer alınır satılır 'meta' durumuna indirgemişlerdir. Artık savaş alanlarındaki müzeleri soyarak buradaki tüm yontuları, freskoları kendi saraylarına dekor yapmaktan sakınmamaktadırlar.

Yersiz-yurtsuz bırakılan sığınmacıların resmini yapabilir misiniz? İnsanlığı geçmişin tüm birikiminden yoksun bırakan, ilkeliiğe çağrı yapan 'yeni yerküre düzenini' anlatabilir misiniz? Yanıtınız olumluysa, alın elinize kalemi! Yakılacak ağıt; edilecek söz kalmış demektir.

27/06/2015