ZAMANIN DIŞINDA

O kadınla tartışmasına bir anlam veremiyordu. Hele sözü kesilince kendini tutamamıştı. Belki de sözün ucunu kaçırarak anlamı yitirenlerden bıkkınlık gelmişti de kabak o gün noktasız-virgülsüz konuşmakta direten o kadının başına patlamıştı: Kalın bir dalı küçücük bir bıçakla yontar gibi konuşuyordu; sözcükler ince dudaklarının arasından sivri uçlu kıymıklar halinde dökülüyordu. Dayanamamış, beklenmedik bir tepki göstermişti. Aslında ezberlenen sayfaların, satırların; kuramlara dayalı yorumların birer bilgi paylaşımı olamayacağını dile getirmek istemişti. Kişinin öncelikle bilgiyi özümsemiş olması gerekmez miydi? Çünkü yaz boyunca her hafta yapılan toplantılara katılan dostlarının bir bölümünün kendilerinden söz etmek fırsatını yakalamak uğruna içtenliği bir kenara koyup, ‘malûmatfuruşluğa’ saplanmalarından tedirgin olmaya başlamıştı. Ülkenin, içine düştüğü toplumsal, siyasi bunalıma neden olanlar, toplumculukta mangalda kül bırakmaz tutumlarımıza karşın, bireyci bencilliklerden yakalarını kurtaramayan bizler, yani şu gürültücü sözde aydınlar değil miydik?

Parkın çakılla kaplı yolunda yürürken aklından geçen bu düşüncelerden kendisini iyice öfkelendirenlere sıra geldiğinde, ayakkabısının burnuyla küçük taşlara vurarak onları sanki çok uzaklardaki bir hedefe göndermek istiyordu.

Eylülün sayılı sıcak günlerinden biriydi. Her akşam üstü çalışma süresi sonunda işyerinin karşısındaki bu parkta birkaç bardak çay içmeği alışkanlık edinmişti. Aslında amacı, çantasından eksik etmediği not defterine gelip geçen imgelerini, çağrışımlarını yazmak için bir mola vermekti. Ne var ki, bir adamın tek başına oturup, sayfalar dolusu yazması, o saatlerde kalabalıklaşan kahvehanede çok kişinin ilgisini çekmeye başlayınca bundan çekinir olmuştu. Nasıl bir kentli tipi yaratılmıştı? Eline bir kitap alıp okumak, birkaç sayfa karalamak için kağıda- kaleme sarılmak garipseniyordu; dahası bu gibilerini gösteriş yapmakla ayıplayanlar, alaya alanlar bile çıkıyordu. Günlerin daha pek kısalmadığı şu günlerde gün batmadan eve dönmek, küçük apartman dairesini kavuran güneşe teslim olmak demekti.

Geçenlerde, yaşama sarılmasını çok anlamlı bulduğu bir başka kadın,

Çevremize şöyle bir baktığımızda, hepimizin ardı ardına üstümüze yağan olgulara, onların sunulan görsel boyutuna kapıldığımızı görüyoruz. İzlediklerimiz hep başkalarının haz dolu yaşantısı. Bunu bir model edinmek bilinçleri zehirlemek için kurulan bir tuzak değil mi? “ demiş, hemen ardından eklemişti, “ Sonradan pişman olduysam da, ben de uzak gezilere çıkma akımına ayak uydurdum. Önümüzdeki hafta uzak doğuya gideceğim. Can dayanmaz bir hızla üç ülke dolaşacağız on gün içinde!” Bu güzel kadınla birkaç ay önce tanışmalarına karşın, senli-benli olmuşlardı. Yeni arkadaşı hakkında, geçen yıl boşanmış olduğundan başka hiçbir bilgisi yoktu. Bir devlet kurumunda avukat olarak çalışıyordu. Genellikle bu parktaki buluşmalarında paylaştıkları konu, büyük kenttin kalabalığında insanların içine düştüğü derin yalnızlık idi.. Çoğu karşılaşmalarında yanında iş yerinden kadınlı-erkekli arkadaşları olurdu. Ama sözleşip buluşuyorlarsa, hep yalnız gelirdi. Bu durum genç adamı umutlandırıyor, gittikçe bağlanmakta olduğu bu kadına sevgisini açma isteği uyandırıyordu. Ne var ki, bu yürekliliği bugüne dek gösterememişti. Çünkü yine böyle sıcak bir günde, o tam da çiftlerin el birliği ile yaşamı göğüsleyebilmelerinden dem vurmuşken, kadın sözünü kesmiş, gözlerini ondan kaçırırken uzun, siyah kirpiklerinin daha da gölgelediği bakışlarını boşluğa dikerek,

Ama,” demişti, “ Aşk da, evlilik de yalnızlığın dermanı değil ki..”

Sanki o anda sesini yitirmişti. Oysa tutkuyla konuşmayı sürdürmek isterdi. Düşlerinden söz açabilmeyi isterdi! Ama o, yalnızca hüzne, umutsuzluğa gömülmüş bakışlarını o güzel yüze kilitlemekle yetinmiş; öylece kalakalmıştı. Zamanın olmadığı bir gezegende yeknesak bir döngünün tutsağı olmuş gibiydi. Kim bilir bütün bunlar ne zaman, ne kadar önce olmuştu? Ancak anımsayabildiği bir şey daha vardı: Kadın onun bakışlarından, susuvermesinden öylesine etkilenmişti ki, uzanarak ellerini avuçlarına almıştı. Gömüldüğü o sıcak yumuşaklık ona olan biteni unutturmaya yetmişti..

Koltuğunun altına sıkıştırdığı çantası onu iyice terletmişti. Yarına giyebileceği temiz gömleği var mıydı? Bu gece dışarıda yemek istemiyordu; bir şeyler alıp kendi yemeğini hazırlamalıydı. Paylaşacak kimse yoksa, hazırlanan yemek masası öyle acınası bir özensizlik yansıtıyordu ki, karnını doyurduktan sonra bu görünüm karşısında dayak yemiş gibi oluyordu.

Gerçekten o, uzak doğu gezisine çıktıktan sonra kaç on gün geçmişti? Bunun önemi var mıydı ki.. İşte adı üstünde doğunun en ’uzaklarına’ gitmişti. Dönemeyebilirdi. Ayrıntılara saplanarak kendi yaşamını düzenleyemeyenler, nasıl oluyordu da toplumun geleceğini kurgulamaya kalkışabiliyorlardı. Paylaşılabilecek gelecek de, umutlar da ellerimizden kayıp yokluğa mı karışıyordu?

Çakıllı yolun sonuna gelmişti. Önündeki merdivenleri tırmandı, caddeyi geçerek karşıdaki otobüs durağına doğru yürüdü.

5/Eylül/2014