SARI NOKTA                                                         ÖYKÜ

İlkbaharın gerçekten en cıvıltılı; yaşama tutkusunu kışkırtan bir günüydü. Aslında hiç de genç sayılmazdı. Buna karşın, damarlarındaki basınç onu yeniden yeryüzü nimetlerinin olağanüstü hazlarının vaatleriyle aldatıyor gibiydi. Erkenden yitirdiği arkadaşlarının sayısı öylesine çoktu ki, onların ardından bir on yıl sonra da yaşıyor olmaktan utanıyor; kendince şu garip yeryüzünde bugün de soluk alıp vermenin anlamsızlığıyla nasıl baş edilebileceğini bilemiyordu. Bahar ayları, uzun süredir ona yapay bir zaman dilimlemesinin dışında hiçbir şey anlatmıyordu. Ne olacaktı ki yani; üstünde barındığımız şu eziyet dolu yerküreye övgüler düzmek zorunda mıydı? Kalemini yeniden eline aldı. Anımsadığı ilk şey, nedense yine bir kadının sevecen sözcükleriydi. Böyle olmasını istemiyordu. Buraya varmak en son isteyebileceği şeydi. Çünkü anılarda gezinmeyi alışkanlık edinmenin, hiç de güzel bir belirti olmadığını gözlemleriyle öğrenmişti. O güzel kadının sesi bugün de kulaklarındaydı: Ona büyük bir sevgiyle bakarak, hiçbir zaman yüreği nasır bağlamayacak sanatçılardan olduğuna inandığını fısıldıyordu.

Aslında kentin en işlek sokağında kiraladığı küçük daireyi, bir on yıldır işlik olarak kullanıyor, resme ilgi duyan kadınlara ders vererek, giderlerini karşılıyordu. Ama şu günlerde bu çalışmalara eski ilgi yoktu. Kapısını çalan öğrenci kalmamıştı. Ne var ki, ölüme yaklaştığından mıdır, resimlerine istek artmıştı. Artık kapısını aşındıranlar, sanat tutkunu resim alıcılarıyla sanat galerisi yöneticileriydi. İyi ama, bunca parayı o ne yapacaktı ki? Oğluyla kızı ona sergilerinde arka çıkıyorlardı. O da, dili döndüğünce, çocuklarına da, aklını yarı yarıya yitirmiş olan karısına da geçmişte nice yoksulluklardan sonra bu varsıllığı gördüklerini anımsatmaya, anlatmaya çalışıyordu. Biliyordu ki, çok sevdiği karısının bunu bilmemesi, anımsamaması olası değildi. Anadolu’nun en uzak kasabalarına ikisi birlikte gitmişlerdi. Uzun yıllar çalışmış; ta emekliliğine dek öğretmenliği bırakmamıştı. Bir-iki kadeh içtiği zamanlarda arada bir, eğitmenlikle sanatçılığın her ikisini de içine sindirebilmiş ender kişilerden olduğunu söyleyerek övünürdü.

Önlüğünü bağlamış çalışıyordu. Hiç unutamadığı konu, doğudan, güney yarı küreden akınlarla daha batıya gitmeye çalışan sığınmacılardı. Geçen hafta Libya’dan Sicilya’ya doğru yola çıkan bir teknenin alabora olmasıyla denize dökülen 900’ü aşkın sığınmacının boğulduğunu gazetede okuyunca geceleri uyuyamaz olmuştu. Geçmişteki bir dönemin yinelenmesi gibi Akdeniz’in “Mare Nosturum” olmaktan çıkıp, bir kölelik, bir ölüm tuzağına dönüşmesini içine sindiremiyordu. Karşısına aldığı büyük tuvalde yağmur yüklü bir gökyüzüyle aynı gri-mavi tonların yanı sıra yapışkan ve nemli yeşil dokunuşların sınırlarını belirsiz kıldığı açık denizin sinsi dalgaları üstünde ilerleyen köhne bir tekne ortaya çıkmıştı. Bu yorgun teknenin gıcırdayan ahşap yapısı, güvertesinde gözlerini uzaklara dikmiş, et-et üstüne yığılmış kalabalığı artık taşıyamayacağını haykırıyor gibiydi. Yolcuların hepsi ayakta, ulaşacakları kara parçasını bir an önce görebilme umudu içindeydiler.

Kendisini çalışmaya öylesine kaptırmıştı ki, kapının çalındığını neden sonra duyabildi. Bir süre fırçasını, paletini nereye bırakacağını bilemedi. Gelen genç ressam arkadaşıydı. Mert, birkaç yıldır bale için sahne dekoratörlüğü de yapıyordu. Özlem giderircesine kucaklaştılar. Yaşlı adam, Mert’le şu daracık işlikte nasıl tango yaptıklarını anımsamıştı. Delikanlı ona tangonun kadınla erkek arasındaki tutkulu bir sevdayı değil, iki erkeğin yeryüzü nimetlerini paylaşamadıkları için giriştikleri kavgayı betimleyen bir sınıfsal çatışmanın söylemi olduğunu anlatınca, bu dansın inceliklerini öğrenmek istemişti. O gün ayaklarına dolanan ince kilimi sonradan eski yerine sermeyip, bir köşeye atmıştı.

İçeriye girdiği andan başlayarak gözlerini şövale üstündeki resimden alamayan Mert, uzun bir sessizlikten sonra,

Biliyor musunuz Hasan Hocam, siz sanatın vicdanını yansıtıyorsunuz. Bu büyük bir varsıllık! Ama özeleştiri yoksunluğu tüm yeryüzünü kuşatmakta. Sanat biçimleri ‘ürettiğini’ ileri süren Batı ülkelerinde tam tersine bir sürükleniş var: Buna karşın

ben-merkezciliğin dışavurumundan başka hiçbir söyleme yer vermediklerini görmek, anlamak istemiyorlar. Geçen ay bizim dansçılarla birlikte Danimarka’daydık. Orada iki yılda bir düzenlenen uluslararası görsel yaratım buluşmasına katılmıştık. Kopenhag’da ana kanalın üstündeki Newhavn limanında bağlı bir teknenin üstündeki sanatsal düzenleme beni çok etkilemişti. İyice eski yelkenli, kabaca yontulmuş ağır ahşap parçalardan yapılmış bir yük teknesiydi. Güvertesine, ambarlarına tıkıştırılmış; üstlerine Afrikalıların, Ortadoğuluların, Uzakdoğuluların giysileri geçirilmiş cansız mankenlerin hepsi, ırkları belirtilecek biçimde, sarıya ya da kuzguni siyaha boyanmıştı. Mankenlerin hepsi de aynı sizin düşlediğiniz gibi gözlerini umutla gökle denizin buluştuğu sonsuzluğa dikmişlerdi. Bu tekne her gün güneş alçaldığında girebildiği bütün kanalları yarı sönük yelkenleriyle bir hortlak gibi yavaşça dolaşıyordu. Etkinliklerin üçüncü günü erken davranıp, bu düzenlemenin sanatçısıyla tanışmaya gittim. Onunla paylaşabileceğimiz çok şey olduğuna inanmıştım. Ama öylesine yanılmışım ki, karşıma çıkan sakallı, iri-yarı Vikingin, bu çalışmayı doğudan ve güney yarıküreden gelen sığınmacıların kendi ülkelerinde yer bulamayacaklarını; sonsuza dek bindikler o teknelerde kalacaklarını anlatmak için yaptığını göğsünü yumruklayarak anlatması bugün de gözümün önünden gitmiyor. Üstelik bir de sayfalarca aynı içerikte bir dosyayı elime tutuşturunca tartışmamız neredeyse boğuşmaya dönüşecekti. Oradan ayrılırken yumruklarını beline dayamış, beni nefretle süzüyordu,” dedi.

Hasan, genç arkadaşının onun gönlünü almak için böyle övgüler düzdüğünden iyiden iyiye kuşkulanmıştı. Bir çalıştığı resmine, ardından da yeniden Mert’e dönerek bakıyordu. Sonunda hoşgörülü bir gülümsemeyle,

Bak,” dedi, “Sözlerin bana güven veriyor ama, bu resimdeki bulanık belirsizliği sen de görüyorsundur. O benim gittikçe görme duyumu yitirmem yüzünden. Yani ben gerçekten çevremi yarım-yamalak görmeye başladım,” Önündeki masadaki açık duran kitabın üstünden kalın merceği iri elleriyle kavrayıp, Mert’e uzatırken ekledi,

Artık kitapları da pertavsızla, nasıl derler, işte şu büyüteç olmadan okuyamayacak duruma gelince doktora gittim. Sonuç: Gözlerimin ardındaki sinir kümelerinin beyinle bağlantısını sağlayan ‘sarı noktalar’ yok olmaya başlamış. Yalnız kitap okumakta değil, bir gazetenin başlıklarına göz atmakta bile zorlanıyorum. Ama bir elinde mercekle resim yapamazsın ki! ”

Hocam, o net olmayan bakış açısı bu resimle öyle bütünleşmiş ki, ben kendi yaşantıma şöyle bir baktığımda, o duyguyu kimi zaman yerinden-yurdundan edilmek; kimi durumlarda ise köklerinden koparılmışçasına içine gömüldüğüm bir yalnızlık, korkunç bir yabancılaşma olarak algılıyorum,” diye yanıtladı yaşlı dostunu.

Hasan kendisini alaya alırcasına kahkahalar atarak Mert’in söylediklerine katıldı,

Yahu Mert, öyle güzel yorumların var ki, neredeyse, şu garipleşen, anlamsızlaşan, doğallığını yitiren insan davranışlarını, bilerek-isteyerek görmezden geldiğimi ileri süreceksin. Uzayda sersemce yörüngelere giren üstünde yaşadığımız bu gezegeni artık çok da merak etmediğim doğru. Ne var ki, kalan ömrümde yeryüzünün halini bulanık kareler olarak algılamak da hiç işime gelmiyor. Neden mi? Her zaman bir umut vardır, umut tükenmez, derler ya? Belki ben son soluğumu vermeden önce insanlık şu saçma sapan yönelişlerinin çirkinliğini kavrayarak yaşamın anlamını yeniden yakalayıverir. Ya yakalarsa!. İşte o anı bütün görkemiyle, berraklığıyla izlemek isterim.”

01/Mayıs/2015-Kuşadası