BABİL KÜRESİNİN ÜSTÜNDE;

 DENETLENEMEYEN YALANLARDAN KURTULMAK

 

                     Yıllardır öne sürdüğüm bazı savların nasıl da gerçeğe dönüştüğünden söz ederken, ortaya yoğun anlatımlar çıkıyordu. Bu dehşet uyandıran sürecin öyküsünü söze döküp, özetlerken, yoğunluk, o çok uzun tümceler bir de özetleme gayreti hoş görülmeli.

                   Elbette kehanette bulunmak gibi bir güç gösterisi isteği içinde değilim. Ama küresel sermayenin düzenlemesinde, senaryolarında beliren rastgele anlamsızlık öylesine açıktır ki, sorumluluk hiç kimseye yüklenemiyor; ortada bırakılan sürdürülemez bir kargaşa olarak gündeme yerleştiriliyor.

                Bu arada, Beşparmak Dergisinin Yazı işleri yönetimi adına Sayın Gökten,  Anatole France’ın (1844-1924), düşlemenin insanın yaşamı keşfedebilmek için en önemli girişimi olduğu, değinmesinden yola çıkarak bir dosya konusu seçildiğini bildirdi. France, düş kurmanın insanlığı mağaralarından kurtardığını da dile getirmişti. Anatole France  Parnasse ekolünün pek başarılı olmayan şairi,  klasik  Fransız yazınının doğalcı kalıplara uygun yapıtlar vermekle yetinen bir yazarıdır. 1903’lerde Sosyalizmi benimsese de, 1912’de yazdığı “Tanrılar Susamışlardı” da toplumların kardeşçe paylaşım içinde yaşayacaklarından umudunu yitirdiğini açıklamıştı. Dreyfuss’un haksızca casusluktan hüküm giymesine (1896) karşı,  Emille Zola’nın başlattığı, “Suçluyorum!” girişimine destek vermesi en tutarlı eylemidir.

                 Bence önce kulak verilmesi gereken, “Mağara” alegorisiyle gerçeklik duygusunun nasıl da çeşitlendiğini anlatan düşünür, bilim adamı Platon’dur (M.Ö.-427-347).  Platon, bir mağarada girişe arkalarını dönmüş olarak zincirlenmiş; başlarını mağara ağzına döndürerek dış çevreye bakmaları da engellenmiş insanları anlatır. Bu kalabalık mağara ağzından içeriye sızan ışığın kayalara yansıttığı gölgeleri izleyerek dışarıda ne olup bitiği konusunda bilgi edindiklerine inandırılmışlardır. Aralarından biri her nasılsa zincirlerinden kurtularak mağaradan çıkar. Uzunca bir süre gezdikten sonra döner, gerçekliğin, gölgelerden çıkarsadıkları şeyler gibi olmadığını coşkuyla anlatır. Işık bile bambaşka dağılmakta, toprağa yaşam vermektedir. Ne var ki, kimseyi inandıramamıştır. Düşlediğim kadarıyla içerdekiler,  zincirlerinden kurtulmuş olan bu dostlarını yeniden eski yerine oturtup, sağlamca prangaya vurmuşlardır sanırım.

            Osman Bahadır, Tales’in doğa olgularını Mitolojiye başvurmadan, yalnızca bulgularına dayanarak ortaya koyan ilk fizikçi hem de ilk felsefeci olduğunu anlatır. Ondan sonra “monizm”in (maddesel bircilik) izleyicileri, her şeyin madde olduğu; maddeden başka hiçbir şey olmadığı ilkesinden yola çıkarak,  gerçekliği yakalamaya uzanmışlardır. 

              Yirminci yüzyılın başında ünlü fizikçiler; Einstein, Niels Bohr’dan  Max Born’a  kadar görelilik ve  kuantum mekaniği gibi buluşların düşünsel boyutunu, hem de sonuçlarını düşünmüşlerdi. İkinci Dünya Savaşından sonra sanki büyük bir kırılma yaşandı. Yeni kuşak fizikçiler, Richard Feynman, Steven Weinberg, Sheydon Glashow ve diğerleri, verimli felsefi bir yapıya ulaşma tutkusunu bir kenara bıraktılar. Onlar için kuantum mekaniğinin alanları fiziksek gerçekliğin birer parçasından başka bir şey değildir. Fizik kuramcısı David Tong daha da ileri giderek, deneylerde gözlemlediğimiz atom altı parçacıkların maddenin temeli olduğunu söyleyen fizikçilerin iki yüzlü olduğunu; bunların bir illüzyon sayılabileceğini söylemiştir. Weinberg ve Tong’a göre bazı fizikçiler, maddenin temeli olarak kuark ve nötronları göstererek yalana sığınmaktadırlar. Aslında gözlenecek olan bu parçacıklar değil, onların durmadan yayılan alanlarıdır, diyerek bir bakıma gerçekliğin Platoncu yorumunu dile getirmişlerdir. Hawking ile Mlodinov ise,” Gerçeklik kavramından bağımsız bir resim ya da kuram yoktur, olamaz! “, diyerek Platonculuğu dışlamaktadırlar. Her kuram bir model olduğuna göre, bu modelin elemanlarının gözlemlerle ilişki kurup kuramadığı değerlendirilecektir.  İşte o zaman modelin gerçek olup olmadığını soruşturmanın yersizliği, saçmalığı açıkça anlaşılacaktır. (***)

                   Günümüze gelirsek, yaşayan insan sayısı kadar gerçeklik olduğuna inanan, Miletli  Protogoras’ı (M.Ö.481-420) yeniden anmak en doğrusu olacaktır. Çünkü bilimsel buluşların, gelişen teknolojinin kötüye kullanılmasıyla, insanların gerçeklik duygusunu yok etmenin; gerçeğin yerine başkaca olguları yerleştirmenin yolları, yöntemleri gittikçe çeşitlendirildi. Sanki hepimiz büyük bir deney alanında kıstırılmışız. Artık kendi yaşantılarımızın yerine konmuş başkaca serüvenlerin içindeyiz. Bir zamanlar bilime öncülük eden sanat yaratımına da el atanların, sanat kurgusunu bir tanıtım aracına dönüştüren girişimlerin sayısı gün geçtikçe artmakta

                   Özellikle 20.yüzyılın son çeyreğinden başlanarak sermaye gücü, sanat dallarını ya da dillerini kurguladıkları yeni yeryüzü düzenini övmek için kullanmaya başladılar. Önce zamanı dilimlere ayırarak adlandırdılar. Devrini kapatamamış modernizmi erkenden sonlandırarak, pervasız bir yapmacıklıkla ‘modern ötesi’ dönemin başladığını öne sürdüler. Bilginin en değerli meta olduğunu; bilgilenmenin, öğrenmenin bir bedeli olacağını başlıca kural edindiler. Bilgi, kalın duvarlı kasa odalarına kapatılarak paylaşılamaz duruma getirildi. “Piyasa Ekonomisi” değimini, yaşanılması kaçınılmayacak bir ”Yeni Liberalizm” dönemi ile bütünleştirdiler. ‘20. Yüzyılın ilk yarısında Pop-Art’la başlatılan, tüketimin simgesi haline gelen çöp yığını görünümlerini birer sanat ürünü olarak sunmuşlardı. Bu tutum geliştirilerek bugünlerde güncelleştirilerek sıradanlaştırılan sanatın medyumu, insanın beden salgılarına kadar indirgendi; varlığın tüm öznelliğine tecavüz edilmeye girişildi. Mahremiyet de, dikizcilerin tüketimine sunulmuş oldu.

              Bütün bunları gerçekleştiren, yaşadığımız dönemin yeni Tanrısı sayılan para gücüydü. Kavramlar, içerikleri kısıtlanarak genellemelerle ait oldukları yerlere bilimsel olarak dağıtma iddiası aşırılığa vardırılmıştır. Toplumu yönetmekte kullanılan kurallar dizgisi, dengeleri sarsacak kadar gerekçelerden yoksun olmalarına karşın, bu disiplin mekanizmalarından birinin yokluğu durumunda düzenin çökeceği korkusu yaygınlaştırılmaktadır. Bu korku salgını, insanlığı sığıntı sürülerine dönüştürerek siyasal erki güçlendirmek için kullanılmaktadır. “Foucault’yu Marx’la Okumak” adlı kitabında, Jacques Bidet (*), insanlara böylesine yapay bir ahlak bekçiliği yükleme iddialarını, Habermas’ın ‘edimsöz’ üçlüsü içinde açıklar: Duyurulan edimsöz, (1) hem gerçek; hem de (2) doğru olduğunu iddia eder. Üçüncü öğe ise sözü söyleyenin özgün kimliğini (3) “herkes” olarak açıklar. Görülüyor ki,  yönetimlerin denetimsiz ve de koşulsuz ele geçirilmesinin yöntemleri ne denli çeşitlense de, kalabalıkların yönetimi elinde tutan erkçe belirlenen bir buyruk altına alınmasının temel ilkeleri hiç değişmemiştir.

                    İnsanlığa yapılan bu saldırının bir büyü gücü gibi görünmesinin nedeni, bilinçaltına sızmak; olay ya da olguları yorumlayıp denetlemek yerine, onları istenilen doğrultuda yeniden yaratmak konularında bilimsel deneyimin bundan böyle korkunç bir silaha dönüştürülmüş olmasıdır. Artık gerçeğin yerine konulanla, yani “Hakikatın simulasyonu”yla yetinmek, bir zorunluluk gibiymişçesine dayatılmaktadır. (Hakikat ile Gerçeklik sözcükleri arasındaki anlam başkalığı, ‘vérite” ile “réalite “ arasındaki başkalığın aynısıdır- Bozkurt Güvenç)

                   Böyle bir yeni dönem perdelerini açarken, yaşamak zorunda bırakılacağımız bu zaman kesitine de bir ad bulundu: “ Post-truth” Türkçeye çevirirsek, “ Gerçek ötesi” ya da “ “Gerçekten sonrası”, denebilir. Oxford Sözlüğü 2016 yılının sözcüğü olarak yalanın yeni adını, “ Post-Truth”u seçti. Kutlu olsun (!). (**)

                 Küresel sermayenin yerkürenin çevresini böylesine büyük bir hızla dolaşarak, tüm coğrafyalarda bütün kaynakları ele geçirme yetisi, sanat dillerinin de aynı güç tarafında kullanılmasını gerektiriyor. Çünkü sanat anlatımındaki kurmaca, eğretilemelerle, çağrışımlarla insanlık için bir gelecek düşünü dile getirmeyi bırakarak,  bu büyük oyunda kullanılan dilin temel taşı yapılmakta. Gerçeklik duygumuzu kaplayarak bilinçleri algı yanılgılarıyla donduran bu büyük yalan sanat kurgusunun gizemli sahnesinde pusuya yatmış gizleniyor. Böylelikle bu çağın medyası, asılsız ya da yanlış haberlerle kamuoyunu daha büyük bir kolaylıkla yönlendirebiliyor. En acımasız kan dökmelere gerekçeler hazırlanıyor. Yalanlarla ırk ve inanç ayrıkları kışkırtılarak yok edici didişmelerin yolu açılıyor.

            İşte bütün bu nedenlerle, bu kör boğuşmayı durdurmak için çalışmak, bilim insanları kadar sanatçıların da boyunlarının borcudur. Çünkü anlam ve kavrayış başkalıklarıyla koskoca bir Babil Küresine dönüştürülmekte olan yeryüzümüz, tüm bilinçlerde oluşacak bir anlam birliğine sanatla varabilecektir. Sanat yaratımın ağlamaklı sızlanmalar değil, bir gelecek kurgusu olduğunu yeniden anımsamalıyız.

 

                     (*)- “Foucault’yu Marx’la Okumak” Jacques  Bidet.Çev.: Zehra Cunilera-Metis-2015

                    (**)- “Herkese Bilim Teknoloji”-)  Haftalık Dergi /9Aralık/2016-Sayı: 37

                   (***)-Bilim ve Düşünce Tarihi- Fizik ve Felsefe-2--Osman Bahadır-Cum. Bilim Teknik-

                        Sayı:1473-12/Haziran/201                                                           Kuşadası    2/Ocak/2017