OYUN

          Sanat kurgularının birer oyun kurma olduğuna inananlar, eski Yunan Tiyatrosundan, geçmişi yüzyıllar öncesine dayanan Çin Temsillerine varıncaya değin sahnelenen tüm oyunların kutsal olduğunu söylemişlerdir. Bu inanç kurulan bütün oyunlarda insanın önünde sonunda kendisiyle karşılaşacağı düşüncesine dayanır. Tanrıların yarattığı bir evrenin iyesi olan insanın bambaşka bir ortamda, yine apayrı bir görünümle belirivermesi, öylesine büyüleyici seçenekler sunmaktadır ki, yaşam dayatılan bir yoksunluklar süreci; kaygılar burgacı olmaktan çıkmakta, düşlerin bolluk toprağına ayak basılabilmektedir.  Dahası oyun kuran, bu temsilde kendisiyle nasıl bir görünümle ya da kimlikle, hangi tarih diliminin ne gibi bir mekânında karşılaşmak istediğini kararlaştırma olanağına kavuşmuştur.

          Tiyatronun, diğer sahne sanatlarının hepsinde bir kutsal alana adım atılır. Artık insanın yeni kimliklerle boy göstermesi; doğal çevrenin; özlenen konutun, sığınağın (iç mekânın) yeniden biçimlendirilmesi çabasına girişilmiştir. Bu yeniden biçimleme tutkusu yalnızca sahne sanatlarında mı belirginleşir. Elbette hayır. Bütün sanatsal biçimlendirmelerde, duyularımızla algıladığımız olguların, nesnelliğin çoğuna bir karşı duruş vardır. Bu karşı çıkmaya, “ değilleme”, diyoruz. Belki bir hırçınlığın sonucunda ortaya çıkmış bu olgu, müzmin bir olumsuzluk hali değildir. Ama bu haşin dışlamayı, sanatın dillerinden birini kullanmaya ve paylaşmaya niyetli olmayanlarla paylaşılacak bir geleceği kurgulama önerisi saymak büyük bir yanılgı olacaktır. Çünkü sanat dillerinden birinin yol göstericiliğinde düşlemelerin bereketli yurduna ulaşmak varken, dayatmalara boyun eğenlerle bir olup, dertli mırıltılarla ağlaşmak, sanat yaratıcılığını bir vakanuisliğe, olanı biteni birer anı olarak not etmeye indirger ki, sonunda kalabalıkların, doğal canlılığın egemenlere tam anlamlarla birlikte teslimiyetini dayatılacaktır.

                   Dostoyevski’nin Raskolnikov adlı kahramanıyla simgeleşen “Suç ve Ceza”nın kahramanı, J.P.Sartre,  A.Camus’nün biz ’68 kuşağını epeyce bir süre etkisi altına alan “Varoluşçuluk” akımı, aynı oyunu sahneler. Ama hemen anımsayalım, bireyin kendisini biçimlendirmesi Shakespeare’in Hamlet’i ile de, Kafka’nın “Dönüşüm”üyle de hiçbir olgunun alın yazımız olmadığını; her sonucun kendi seçimimiz olduğunu bize fısıldar.. Bu anlatılar, bize bunları iletmekle kalmaz, geleceğin, robotlara teslim edileceği bir dünyayı da sahneye getirir. Bu bilim kurgu, diye izlemeye boyun eğdiğiniz her şey,  geleceğimizin digital dünyasında yaşayacaklarımızdır.

              ‘Oyun’,  denince, çocukluğumuzda paylaştığımız heyecanlar, kahve köşelerinde öyle pek de birbirimizin üstüne varmadığımız coşkulu karşılaşmalar vardır. Ne var ki,  kumar oyunlarında hiçbir heyecan duymayan, tek bir kişi vardır, o da işletmenin sahibidir. Çünkü o, işin sürdürülmesi amacıyla, işletmenin kaybetme olasılığını hesaplamıştır. Bu patronu bugünün medyasına benzetebiliriz. Çünkü sıfır kayıp ihtimaline zar atmaktalar..

             “Temsiliyet”, ya da sahnelenen, tanıtım görselliğinde yer alan her şey bir yalandan ibaretse, tiyatronun varlığına son perde inmeyecek midir? Nitekim İstanbul’un Atatürk Kültür Merkezinin sahnesi kaç yıldır kapalıdır?

               “Temsiliyet, yaşadığımız tüm ‘teslimiyet’i örnek, diye kullanmaya ant içmiş bir medya imparatorluğunu kınarken, onların düzenledikleri tüm etkinlikleri, umutsuzluğun ifşası olarak görüyorum. Bu super medyaca büyülenmişlerin düzenledikleri hiçbir bienalini, trienali’ni; sanat fuarını izlemeyeceğimi buradan açıklıyorum. Belki de benim ‘manifestomu’ kim ne yapsın, diye düşünenleriniz olacaktır. Onların düşüncelerine ipotek koymaya hiç niyetim yok.  Ama güncel sanat biçimlendirmelerinin arasında olmadık bedende II. Abdülhamit’le buluşmak sıradan olsa da ilgi çekici sayılmaz.  Aynı izleyiciler, kendileriyle karşılaşamadıklarını epeyce geç olsa da fark edeceklerdir.

                    Tüm sanat dalları birer gelecek kurgusu önerisini içerdiklerinden, her yapıtta ‘temsiliyet’  gün yüzüne çıkar. Bu çokça sahneye dönük bir seslenme biçimiyken, ne yazık ki, günümüzün sosyal medyasında denendiğince, öznelliği (mahremiyeti) dikizlemenin yolu olarak kullanılmakta. Bir de, haberleri, gerçekliği tüm kalabalıklar adına izlemekte tek yetkili sayılması gerektiğini öne süren bazı kalemşorların sunması başka bir yok ediciliğin örneğidir. Kişilerin kendi başlarına kurguladıkları her öznelliğe, her yaşantıya saldırarak yıkmak adeta bir silahtır bundan böyle!  Bu yıkıcılık, haber yaptıklarını öne sürenlerin; bazı sanat yazarı benzerlerinin, ‘curator’ geçinenlerin, yazın eleştirmenliği taslayan okuma özürlülerinin marifetleridir.

12/10/2016