SEZGİLER VE ALGILAMA BİÇİMLERİ

                  

                 Birçok yazarın güncelerini; yapıtlarını yazarlarken neler düşünerek dış çevreyi nasıl algıladıklarına ilişkin notlarını okudum.  Ama beni çok etkileyen söylemlerle ressamların, yontucuların defterlerindeki karalamalarında karşılaştım. Plastik sanatla uğraşanların yaratım aşamasındaki serüvenleri neden daha çok ilgimi çekiyordu? Okuduklarımdan edindiğim izlenimler bir genellemeye varmama yetince, birçok sanatçının gerçekleştirdiği düşünsel buluşmanın durağı birden çok yakınıma geldi. Leonardo Da Vinci’nin Manuscriptlerinden, Paul Klee’nin (1879-1940)- “Günlükleri”ne (1); Van Gogh’un “Teo’ya Mektupları’na varıncaya kadar tüm yazılanlarda gündem edinilen, nesnel çevrenin nasıl kavranabileceği sorusuydu. Bedri Rahmi’nin şiirlerinde, İsmail Altınok’un “ Bir Ressamın Notları; Türk Resminin Sorunları” kitabında, Wassily Kandinsky’nin “Sanatta Ruhsallık Üstüne” adlı yapıtında ve diğer kuramsal değinilerinde,  Alberto Giacometti’nin (1901-1966) “Yazılar”(2) adı altında toplanan metinlerinde konu edinilen olgu, algılama biçimleridir.

                   1933’e dek Bahaus’un yaşamasına büyük katkılarda bulunan iki kişi var. Klee sesle ulaşılan uyumun resmini yaparken, Kandinsky, renklerin öyküsünü kendi alfabeleriyle anlatmaya çalışmıştır. Paul Klee, tüm duyuların kullanılmasının sanatsal tasarımın en önemli koşulu olduğuna inanmıştı.

                        Elbette görsel bellekte kalanlar insan algısının başlıca hamuru sayılamaz. Bilinci etkileyerek bir fizyolojik yapımızın topografyası üstünde iz bırakan anılar, yaşamakta olan toplumsal koşullar, çağrışımlarla, eğretilemelerle tasarım evreninin masalını bize aktarmış olurlar. Resim ya da yontunun, dahası bir müzik partisyonunun kurgusuna değiniliyorsa, artık düşünceyi kışkırtan birer sanat metni vardır; bunlar yapıttan bağımsız birer denemedirler.  

                Bir yazarın, şairin kendi yapıtları için kaleme aldığı, yine tasarım evrelerine açıklayan satırlarda aynı heyecanı yakalayamayız. Yinelemeye gerek yoktur.  Çünkü yazıya dökülmüş bir betimlemede, bir şiirde yaratım anının yakalanmasına yönelen anlatım aslında yapıtın içeriğine sinmiştir.

                Klee bir başka gün Bask sanatçılarının gösterisindedir:  “İspanyol dansçı Guerrero iri yapılı ve çok neşeli bir kadın. Ama bunlar eğlendiriciliğin ötesinde olabilmek için oldukça hafif şeyler. Teknik olarak bakıldığında bedeninin üst kısmının hareketliliği çok kısıtlı, kendini hatlarının doğal akışına bırakacak yerde çok fazla dikleşiyor ki, bu da dans sırasında hopluyormuş izlenimini veriyor. Ama bu dansçının ayaklarının hiç aksatmadığı ritim ise çok iyi”, diye sürdürürken, şöyle içten bir dışavurumda bulunmadan da yapamamış:   “Şu sevimli kızlardan biri değildi; neredeyse benim kadar güçlü bir kadındı. Onu tuttuğumda sıcak kanındaki akışı algıladım, soluğu yüzüme sıcak bir esinti gibi çarptı. Ve bu kadından gelen sıcaklıkla birlikte bütün varlığım kurtuluşa erdi.”

                 1990’larda sergilerimin çağrı ve diğer belgelerinde, “ Figürü kendi fantezisi içinde ortaya koymak için, ışıklı ve geçirgen boya katmanlarının arasından onun devinimini, yönelişlerini, dahası niyetini de yansıtmak isterim,” diye bir açıklama eklediğimi anımsıyorum. Bazı kataloglarda, dergilerde yer alan yazılarımda, yakalamaya çalıştığım devinimin resimdeki ayrıntılardan kurtulmakla göz önüne çıkarılabileceğinden de söz etmiştim.

                      Sezgiler, algılama biçimleri kişiden kişiye değişse de, deneyimler, yanılmalar bilinçleri aynı imgede buluşturabiliyor.

                        Alberto Giacometti 1947’de sergi düzenleyeceği New York’taki sanat galerisi yöneticisi Pierre Matisse’e yazdığı uzun mektupta figür resminde karşılaştığı sorunları şöyle dile getiriyor:

                      “Babam beni Akademiye devam etmem için 1922’de Paris’e gönderdi. Bir figürün bütününü yakalamaya olanak yoktu.( Modele çok yakın çalışıyorduk ve bir ayrıntıdan, örneğin topuktan ya da burundan yola çıktığınızda, bir bütüne varmanıza hiç olanak yoktu). ”Oysa figürün ona göre üç öğesi vardı: 1- Yapı, 2) Bu yapının boşluğu içinde bir iskelet, (constraction) (Bu düşüncesini somutlaştırmak için bir marangoza içi boş kafesler yaptırır), 3)Devinim. Bu nedenle eve döndüğünde bellekten çalışmaya başlar: “Ne var ki,” der, “Gözümle gördüğümü bellekten yapmak isterken, yontularımın giderek küçüldüğünü dehşet içinde gördüm; ancak küçük olduklarında benzerlik kazanıyorlardı. (…) Onların küçüldükçe gerçeklik kazandıklarını izlemek bana acı veriyordu.”

                        Boyutu küçülen yontular, ayrıntının sürükleyeceği yanlışlardan; o boğucu ve kirletici kalabalık durumdan yapıtı büyük ölçüde kurtarsa da,  devinim etkisini yitiriyordu.

                    “Gördüğünüz özneye en yakın nesneye ulaşmak için onun oturduğu boşluğu kazımalısınız!”

                      Birçok sanatçının “boşluk” konusunda neler yazıp söylediklerine değinen deneme yazarı Maria Luz, onca sanatçı arasında boşluğu şiirsel bir metinle anlatmaya çalışan tek kişinin Giacometti olduğunu belirtir:

                        “Beni ısrarla uyarmıştı: ‘ Gözlerinizle gördüğünüz, ellerinizde tuttuğunuz şeyi sözcüklerle betimleyemezsiniz. Sözler düşünceyi çarpıtır, yazılar sözleri çarpıtır: Kendinizi artık tanıyamazsınız. “

                      Maria Luz, şöyle sürdürür: “ Giacometti boşluk konusunda sözlerine ayrıca tuhaf ve ciddi şeyler de eklemişti. Ama burada önemle belirtmem gerekir ki, her boşluğun içinde onu bir baştan öte uca geçmekte olan biçimlerin olduğuna inanmıştı. Sorularıma yanıt yerine, Venedik’te gecenin yıkılmış boşluğuyla başlayıp, sabah onu uykusundan uyandıran çanların kat ettiği sessel boşluğu anımsamasıyla sona eren şiire benzer bir şeyler söylemeyi yeğledi:

                     ‘ Bir kör ilerliyor, eli gecenin içinde.’ 

                                                                                        

 20.02.2017 

  (1)- Paul Klee, “Günlükler-1898-1918”-Çev.Selahattin Dilidüzgün-YKY-1.Baskı 2005.

  (2)- Alberto Giacometti,”Yazılar”-Çev. Aykut Derman-YKY-Genişletilmiş 3. Baskı 2015.