SEZGİLER VE ALGILAMA BİÇİMLERİ

                  

                 Birçok yazarın güncelerini; yapıtlarını yazarlarken neler düşünerek dış çevreyi nasıl algıladıklarına ilişkin notlarını okudum.  Ama beni çok etkileyen söylemlerle ressamların, yontucuların defterlerindeki karalamalarında karşılaştım. Plastik sanatla uğraşanların yaratım aşamasındaki serüvenleri neden daha çok ilgimi çekiyordu? Okuduklarımdan edindiğim izlenimler bir genellemeye varmama yetince, birçok sanatçının gerçekleştirdiği düşünsel buluşmanın durağı birden çok yakınıma geldi. Leonardo Da Vinci’nin Manuscriptlerinden, Paul Klee’nin (1879-1940)- “Günlükleri”ne (1); Van Gogh’un “Teo’ya Mektupları’na varıncaya kadar tüm yazılanlarda gündem edinilen, nesnel çevrenin nasıl kavranabileceği sorusuydu. Bedri Rahmi’nin şiirlerinde, İsmail Altınok’un “ Bir Ressamın Notları; Türk Resminin Sorunları” kitabında, Wassily Kandinsky’nin “Sanatta Ruhsallık Üstüne” adlı yapıtında ve diğer kuramsal değinilerinde,  Alberto Giacometti’nin (1901-1966) “Yazılar”(2) adı altında toplanan metinlerinde konu edinilen olgu, algılama biçimleridir.

BABİL KÜRESİNİN ÜSTÜNDE;

 DENETLENEMEYEN YALANLARDAN KURTULMAK

 

                     Yıllardır öne sürdüğüm bazı savların nasıl da gerçeğe dönüştüğünden söz ederken, ortaya yoğun anlatımlar çıkıyordu. Bu dehşet uyandıran sürecin öyküsünü söze döküp, özetlerken, yoğunluk, o çok uzun tümceler bir de özetleme gayreti hoş görülmeli.

                   Elbette kehanette bulunmak gibi bir güç gösterisi isteği içinde değilim. Ama küresel sermayenin düzenlemesinde, senaryolarında beliren rastgele anlamsızlık öylesine açıktır ki, sorumluluk hiç kimseye yüklenemiyor; ortada bırakılan sürdürülemez bir kargaşa olarak gündeme yerleştiriliyor.

 OYUN

          Sanat kurgularının birer oyun kurma olduğuna inananlar, eski Yunan Tiyatrosundan, geçmişi yüzyıllar öncesine dayanan Çin Temsillerine varıncaya değin sahnelenen tüm oyunların kutsal olduğunu söylemişlerdir. Bu inanç kurulan bütün oyunlarda insanın önünde sonunda kendisiyle karşılaşacağı düşüncesine dayanır. Tanrıların yarattığı bir evrenin iyesi olan insanın bambaşka bir ortamda, yine apayrı bir görünümle belirivermesi, öylesine büyüleyici seçenekler sunmaktadır ki, yaşam dayatılan bir yoksunluklar süreci; kaygılar burgacı olmaktan çıkmakta, düşlerin bolluk toprağına ayak basılabilmektedir.  Dahası oyun kuran, bu temsilde kendisiyle nasıl bir görünümle ya da kimlikle, hangi tarih diliminin ne gibi bir mekânında karşılaşmak istediğini kararlaştırma olanağına kavuşmuştur.

                                          SARI NOKTA                                                         ÖYKÜ

İlkbaharın gerçekten en cıvıltılı; yaşama tutkusunu kışkırtan bir günüydü. Aslında hiç de genç sayılmazdı. Buna karşın, damarlarındaki basınç onu yeniden yeryüzü nimetlerinin olağanüstü hazlarının vaatleriyle aldatıyor gibiydi. Erkenden yitirdiği arkadaşlarının sayısı öylesine çoktu ki, onların ardından bir on yıl sonra da yaşıyor olmaktan utanıyor; kendince şu garip yeryüzünde bugün de soluk alıp vermenin anlamsızlığıyla nasıl baş edilebileceğini bilemiyordu. Bahar ayları, uzun süredir ona yapay bir zaman dilimlemesinin dışında hiçbir şey anlatmıyordu. Ne olacaktı ki yani; üstünde barındığımız şu eziyet dolu yerküreye övgüler düzmek zorunda mıydı? Kalemini yeniden eline aldı. Anımsadığı ilk şey, nedense yine bir kadının sevecen sözcükleriydi. Böyle olmasını istemiyordu. Buraya varmak en son isteyebileceği şeydi. Çünkü anılarda gezinmeyi alışkanlık edinmenin, hiç de güzel bir belirti olmadığını gözlemleriyle öğrenmişti. O güzel kadının sesi bugün de kulaklarındaydı: Ona büyük bir sevgiyle bakarak, hiçbir zaman yüreği nasır bağlamayacak sanatçılardan olduğuna inandığını fısıldıyordu.

                                                ZAMANIN DIŞINDA

O kadınla tartışmasına bir anlam veremiyordu. Hele sözü kesilince kendini tutamamıştı. Belki de sözün ucunu kaçırarak anlamı yitirenlerden bıkkınlık gelmişti de kabak o gün noktasız-virgülsüz konuşmakta direten o kadının başına patlamıştı: Kalın bir dalı küçücük bir bıçakla yontar gibi konuşuyordu; sözcükler ince dudaklarının arasından sivri uçlu kıymıklar halinde dökülüyordu. Dayanamamış, beklenmedik bir tepki göstermişti. Aslında ezberlenen sayfaların, satırların; kuramlara dayalı yorumların birer bilgi paylaşımı olamayacağını dile getirmek istemişti. Kişinin öncelikle bilgiyi özümsemiş olması gerekmez miydi? Çünkü yaz boyunca her hafta yapılan toplantılara katılan dostlarının bir bölümünün kendilerinden söz etmek fırsatını yakalamak uğruna içtenliği bir kenara koyup, ‘malûmatfuruşluğa’ saplanmalarından tedirgin olmaya başlamıştı. Ülkenin, içine düştüğü toplumsal, siyasi bunalıma neden olanlar, toplumculukta mangalda kül bırakmaz tutumlarımıza karşın, bireyci bencilliklerden yakalarını kurtaramayan bizler, yani şu gürültücü sözde aydınlar değil miydik?

İnsan kendi varlığını duyumsamaya başladığından bu yana başından geçenleri; yani yeryüzünden algıladıklarını anlatıma dökmek istemiştir.. Çünkü varolup, adım attığı bu garip gezegene bir anlam veremezse, özünün de yersiz-yurtsuz kalacağından korkmuştur. Umutsuz, ürkek birer ilkel yaratık olarak can bulan atalarımızın, bu sezgilerini alkışlamaktan başka bir şey elimizden gelmiyor. Gelmese de, bugün olur olmaz her yanılsamaya, her aldatmacaya, bir görsel büyülenmeyle alkış tutan kalabalıkları gördükçe, tarih öncesindeki halimizde bile, kirletilmemiş ve aydınlık bir kavrayış yeteneğimiz olduğunu söyleyebiliriz.

Şimdi bana , “Al eline kalemi, neden yazıyorsun; niçin resimler ya da üç boyutlu biçimlendirmeler ortaya koymak için uğraşıyorsun anlat bakalım!” dense, bir boşluğa itilmişim gibi büyük bir korkuya kapılırım. Bunun nedenini şöyle açıklayabilirim:

Sanırım unutkanlık en iyisi. Belki de doğa-ana bu yüzden, uzun bir ömür yaşayanlarımızı yığınlarca anılarının karmaşasından kurtarmak için belleklerini silmekten (delete etmekten) başka çare bulamamıştır (!). Hepsi anımsanacak olsa, biriken anıların tortusunda çırpınmaktan başka bir işe yatamayacağımız apaçık ortada. İyi ki mutsuz karşılaşmaları, başarısızlıkları hemen unutuvermek; hazdan, kıvançtan varlıklarımızı eriten anıları ise olur olmaz her fırsatta dile getirmek gibi bir alışkanlığı sürdürmekteyiz. Yoksa göz açıp kapayıncaya tükettiğimiz yaşamlarımızın, son sahnesini hiçbirimizin iyi oynayamadığı bir oyun olduğunun ayırtına varamadan göçüp gitmek de var!

Bütün mitolojiler, din kitapları, Tanrı’nın Âdem’le Havva’yı yarattığına bin pişman olduğunu anlatır. Aslında sorun çıkaran hep Âdem’dir. Ne var ki, Âdem’in ilk eşi Lilith’ten başlanarak cennetten sürgün edilen, şeytaniliğin simgesi olduğu için kötülenerek cezalandırılan cins kadın olmuştur.

Tam da İstanbul Kitap Fuarının açılışının ikinci gününde, yazarların yayınevlerine gerek duyulmadan okurlarla buluştukları online yayıncılık platformu Wattpad’in kurucularından Allen Lau ile Ezgi Atabilen’in yaptığı söyleşi Cumhuriyet gazetesinde yer aldı. Bizim bir genç kızımızın kaleme aldıkları metinler de bu platformda 7-8 milyon kez tıklanınca yayınevleri o genç yazarın yazdıklarını kitaplaştırmak için birbirleriyle yarışmaya başlamışlar. Fuarda da imza kuyruğundaki kargaşa yüzünden can güvenliği kalmamış. Allen Lau, Wattpad’in herkese eşit bir oyun alanı tanıdığını, asıl amacın eğlence olduğunu açıklıyor. Ardından da,  sanki bir muştu verircesine, bundan sonra kitaba hiç gerek duyulmadan tüm okumaların mobil iletişim gereçleri aracılığıyla yapılabileceğini söylüyor. Bense, büyük bir küresel yıkım yaşanmadıkça, kitabın ve kitaplıkların varlıklarını sürdüreceğine inanıyorum. Bu inancımı yaralayan birkaç olay yaşanmadı değil: Bunlardan en etkileyici olanı, Suriye’deki Kraliçe Zenobia’nın kenti Palmera’nın kalıntılarının İşid militanlarınca yıkılması; antik kenti ayağa kaldırmak için bir ömür vermiş olan Suriyeli profesörün başının kesilerek öldürülmesiydi. İskenderiye kitaplığını yakılması, Nazilerin Berlin kentinin alanlarında başlattıkları kitap yığınlarını ateşe verilmesi. Göbels’in SA’larının böylelikle başlattıkları o korkunç yok etme ayininin; felsefenin, sanatın beşiği olan Almanya’nın tüm kentlerine yayıldığını anımsatan ne çok olgu yaşamaktayız deği mi?

Anımsarsanız geçen sayıda kendini yenileme yeteneğini (innovation) edinen bilgi-işlem sistemlerinin insanlığın sonunu getirebileceğinden söz etmiştim. Yapay akılların egemenliği altına girmekte olan insanlık, artık kendi aklına pek güvenemediğinden algıladıklarını da özgüven içinde yorumlayamaz oldu. Bu durum elbette ki, şiirselliğin tamamını yaşantımızdan söküp çıkarmaktadır. Kısacık yaşamımızı, korkunç bir savaş alanını tedirginlikle adımlayarak tükettiğimizi bile fark etmeden bu yürüyüşü sürdürmemiz, varlığımızın şiirden yoksunluğunun hem nedeni, hem de sonucudur. Kazandığımız duygusuna kapılmışsak, bir ganimettir elimize geçen. Oysa hiçbir paylaşıma yer vermeyen şu zaman diliminde yitirdiğimiz sevgiyi tatma fırsatımız artık kalmamıştır.  

                                                        BAYAN LİA                                                                       Anlatı

Yağmur alabildiğine yağıyordu. Dün geceden beri hiç kesilmemişti. Karaköy’de lodos şemsiyemi tersine döndürünce baştan ayağa ıslanmıştım. Tünel’den çıkıp, karşıdaki pasajın girişindeki börekçiye sığındım. Beyoğlu’nun, Sofyalı sokağın ışıkları erkenden yanmıştı. Direklerden süzülen aydınlığın içinde yağmur, karanlık gökyüzünden çekilerek kaldırım taşlarına bağlanmış gümüş telleri andırıyordu. Bu parlak tellerin, çatılardan, oluklardan gönderdiği, tınısı birbirinden çok başka seslere kulak verdim. Günbatımının hüznünü daha da yoğunlaştıran bu ezgiyi dinlemeye başladım.  

Madam için peynirlisinden iki dilim börek aldım. Dışarıya çıktım, saçağın altında yağmurun dinmesini beklemeye başladım. Benim Madam bayılır hamur işlerine. Oysa ufak tefek, ince yapılıdır. Kısa boyuna karşın, kamburunu çıkararak yürür. Oksijenle iyice beyazlaştırdığı ağarmış saçları, her zaman dağınıktır. Kaşlarının yerine ince bir rastık çeker. Bu yapay kaşların altından bakan elâ gözlerindeki çocuksu merak, asık yüzüyle çok ilgi çekici bir çelişkiyi sergiler.

Alt Kategoriler