SONSUZLUĞUN UCUNDA

Geçmişi bütünüyle anımsaması artık olanaksızdı. Gördüğü onca düş, yaşadığı sayısız tanıklık boşuna mıydı? Düşleri umutlarını besleyememiş; yaşadıklarının çoğunu birer düş kırıklığı öyküsü olarak biriktirmektense hepsini unutmak isteyen kendisi değil miydi? İşte bu yüzden son bir yıldır belleği yapışkan bir unutkanlığın hoyrat ellerinde kıvranıyordu. Önceleri bu halinden mutluydu. Daha ne kadarsa, kalan ömrünü olur olmaz şeylere kafasını takmadan yaşayacaktı. Üstüne çöken yorgunlukla baş edebilmek için bir de bıkkınlığa kapılmayacaktı. Yakaladığı her dinginlik anını yaşama fırsatını değerlendirmek akıllıca olacak, diye düşünüyordu. Hem gereksiz birçok ayrıntı ne işine yarayacaktı ki.. Anıları, düşlerindeki uğrak yerleri ona yeter de artardı! Böylelikle daha da kolaylıkla genelleme yapabileceğini, soyutlamalara yönelebileceğini ummuştu.

  KARŞILIĞI OLMAYAN…                                                                                                                                               

                      “ Neden olmasın?” diye başlamıştı söze, “Bunca emek verip yetiştirdiğim oğlumu korumak için her şeyi yaparım!” Kadının sarı saçları, hışımla kaldırdığı başının üstünde birer dikene dönüşmüş gibiydi. Sözünü ettiği oğul dizinin dibinden ayrılmayan, ama yaramazlıktan da geri durmayan beş yaşlarında bir çocuktu. O da annesi gibi bütün isteklerinin yerine getirilmesi için saldırganca sözlerle aralıksız konuşuyordu. Aslında, alnına düşen düz, kahverengi saçlarının ardında ışıltılar saçan bakışlarıyla çok sevimliydi. O gözler sürekli kendisinden söz edilmesini beklerken, havuz başındaki masada oturan bütün kadınların yüzlerinde dolaşıyor, sonunda uzun süre annesine saplanıp kalıyordu. İlgi çekmek için kendisini oradan buraya atmasına karşın başaramadıysa koşarak, sarı bukleleri gergin bir titreşime kapılmışçasına uçuşan kadının kucağına tırmanarak çenesini küçük elleriyle tutarak o güzel yüzü kendisine çevirirdi. 

CAPCANLI

                   Dün gece yine düş gördüm. Düşümde de uyuyor  muymuşum? O düşten uyanamadan; düşün içinde uyanmak neyse, işte öyle bir şey geldi başıma..

                  Milas’ın çevresindeki zeytinliklerin derinliklerinde, babaannemlerin sonbaharları bağbozumunda, zeytin silkme ve toplama zamanında göçtükleri, yığma taştan yapılmış dağ evinde derin bir uykudan uyanıvermiştim. Kalın duvarların dışarıdaki sıcağı yalıttığı bu küçük, serin odayı çocukluğumdan bu yana hep sevmişimdir.

                   Avludaki fırın yakılmış olduğunu önce çalıların, tutuşan odunların çıtırtısından anlamıştım.. Ardından pişen katmerlerin, dürümlerin kokusu içeriye doldu.