CAPCANLI

                   Dün gece yine düş gördüm. Düşümde de uyuyor  muymuşum? O düşten uyanamadan; düşün içinde uyanmak neyse, işte öyle bir şey geldi başıma..

                  Milas’ın çevresindeki zeytinliklerin derinliklerinde, babaannemlerin sonbaharları bağbozumunda, zeytin silkme ve toplama zamanında göçtükleri, yığma taştan yapılmış dağ evinde derin bir uykudan uyanıvermiştim. Kalın duvarların dışarıdaki sıcağı yalıttığı bu küçük, serin odayı çocukluğumdan bu yana hep sevmişimdir.

                   Avludaki fırın yakılmış olduğunu önce çalıların, tutuşan odunların çıtırtısından anlamıştım.. Ardından pişen katmerlerin, dürümlerin kokusu içeriye doldu.

                   Her yıl güzün kapıya dayandığı bugünlerde babamlara yardımcı olmak için burada on gün geçirirdim. Anneme kalırsa, “şeher insanı” olup çıktığım için beceriksiz olmuştum. Karım Aysu yanımda uyumayı sürdürüyordu. Sarı saçları yüzüne dökülmüş, yanakları sağlıklı bir uyku içinde için daha da pembeleşmişti. Onun buraya ikinci gelişiydi. Gündelik işlere sarılmakta benden daha hevesliydi. Her şeyi yolu-yordamınca, zamanında yapması anamla babamı şaşırtıyor, çok mutlu ediyordu. Öyle ya, onlar babaannemle dedemden devraldıkları bu üretim biçimini olduğu gibi sürdürmeyi seçmişlerdi. Zeytin silkme makineleri, çeşitli tarım ilaçlarıyla teknoloji, dağ başındaki bu zeytinliklere, bağlara bile girmişti de; ağaçlar uzun sırıklarla hoyratça dalları dövülerek silkilmekten kurtulmuş, zeytinlik zamanla daha da artan bir verimliliğe kavuşmuştu. Artık iki yılda bir değil; ağaçlar hırpalanmadığı için her yıl zeytin ürünü alabiliyorlardı. Olgunlaşan üzümler de zararlı börtü-böceğin saldırısına uğramıyordu artık. Ne var ki, bunun dışında içine kapalı bir yaşam biçimi sürüp gitmekteydi.

                         Aysu’ya böylesine hevesli, uyumlu görünmekle anamla babamı umutlandırmasının haksızlık olacağını söylemiştim. Çünkü ikisi de arada bir, bütün ovanın izlenebildiği bir yere bizim için iki göz odalı bir ev yaptırmaktan söz eder olmuşlardı. Oysa Aysu, Yabancı Diller Okulunda eğitmendi. Ben ise bir devlet kurumunda uzman olarak çalışıyordum. İstanbul’da çok geniş bir çevre edinmiştik. Çocuk sahibi olmayı bugüne dek ertelememizden en çok anam kaygılanıyordu. Çocuklarından da verim almak zorundaydı sevgili anam! Anadolu’nun Tanrıçası Kibele gibi düşünüyordu. Torun-torbaya kavuşurken kuşaklar boyu geleceği de sahiplenmiş olacaktı.. Özellikle anamı düş kırıklığına uğratmamak için karıma geçen yıl tanıştığımız İsveçli yaşlı kaptan Olaf’la aramızda geçen konuşmayı aktarmıştım..  Edremit’te bir meyhanede tanışmıştık kaptanla. Bizi konuk eden arkadaşımın kayınpederiydi. Olaf, bana beş yıl önce geçirdiği açık kalp ameliyatını anlatırken,

                     “ Kalbimdeki üç damarı değiştirdiler. Doktorum beni uyarmıştı:

                     ‘ Bir-iki yıl süresince huysuz, çekilmez bir ihtiyar olacaksın! Bu bedenin yapay olana, yani o kısacık ameliyat sürecinde yüreğini bağladığımız gereçlere verdiği tepkidir.’ . Gerçekten de dedikleri başıma geldi; kendime engel olamıyor, herkesi tersliyordum. Çok sevdiğim karım buna dayanamadı. Beni terk etti. Boşandık. Oysa biraz daha bana katlanabilseydi,” derken göz pınarlarında birer damla yaş birikmişti. Sözlerini, “ Üç yıl içinde düzeldim. Her zamanki neşeme kavuştum. Gözlerim, kulaklarım eskisi gibi değil ama beni bu yaşımda, Felemenk denizinde yolcu, binek araba, kamyon taşıyan büyük feribotlarda çalıştırmayı sürdürüyorlar. Hani bu duruma şaşmadığımı, kendime eskisi gibi güvendiğimi de söyleyemem, “ diye tamamlamıştı.

                  Kaptanın karısına duyduğu özlem; uzun bir ömür sürenlerin içine düştükleri yalnızlığın anlatımı olarak beni çok etkilemişti. Konuyu değiştirmek için oturduğumuz masanın bulunduğu yamaçtan ta denize dek uzanan zeytinlikleri göstererek,

                    “ Bu tepelerin yeşilliği hiçbir coğrafyadaki yeşile benzemez,” demiştim. Kaptan,

                    “ Sahi,” diye karşılık vermişti çakıl mavisi gözleri parıldayarak, “ Onlar sahipsiz ağaçlar değil mi? Üstelik her yıl ürün veriyorlarmış. Herhalde herkes gereksinmeleri kadar gelip zeytin toplayabiliyor. “

                   Ben ise, durumun hiç de öyle olmadığını; ağaçların her güz, her ilkyaz toprak işçiliği, ilaçlama ve budama istediğini anlatmaya çalışıyordum. Olaf, budamanın bir tazeleme, ağacı gençleştirme işlemi olduğunu öğrenince, masamızdakileri kahkahalara boğan sözlerini  patlatmıştı:

                     “ Ne güzel bir yöntemmiş o öyle! Ah, benim gibi yaşlılar da budanabilse! Böylelikle iyice yıpranan uzantılarımızdan, organlarımızdan kurtulup, bunları taze sürgünlerimizle yenileyebilirdik.“

                      Birden gerçekten uyandım. Gözümü açtığım yer, İstanbul’daki iki odalı apartman dairemizdeki yatak odamızdı. Aysun’u uyandırmaktan çekinerek yavaşça kalktım. Onun artık iyice ağarmış saçlarını okşamak geldi içimden, ama elimi geri çektim. Hiç değilse ben kahvaltıyı hazırlayıncaya kadar biraz daha uyumasını istiyordum. Neredeyse haftanın her günü ardı ardına ders saati vermişlerdi kadıncağıza.. Dün gece de geç saatlere kadar klavyenin başında çalışmış, benim uykuya dalmamdan çok sonra yatağa girmişti.

                      Çay demlemek için mutfağa yöneldiğimde annemin fırınından yükselen o mis gibi gözleme kokuları burnumda tütüyordu. Babamla kahvaltı sofrası başında günü karşılarken giriştikleri sevgi dolu söyleşiyi dinlemek bana huzur verirdi. Yirmi yıl önce ikisini birkaç gün arayla yitirivermek bizi çok derin acılara boğmuştu. İkisinin de sözleşmiş gibi yaşamdan aynı ay içinde ayrılmaları, yokluklarının nice büyük bir yoksunluk olduğunu ta yüreklerimizde duymamıza yol açmıştı. Mutfak penceresinden çiseleyen yağmuru, gittikçe alçalan puslu havayı izlerken, sanki ikisi de aynı dün gece gördüğüm düşteki gibi capcanlı, avuntu veren o sevecen gülümsemeleriyle küçük masanın başına oturmuşlardı.        26/08/2014