SESSİZLİĞİ DİNLERKEN

İyice bastıran öğle sıcağı, ortalıkta ne ses ne de soluk bırakmıştı. Sokaklardan el-ayak çekilmiş; ağustos böceklerinin cırıltısı, kuşların cıvıltısı bir anda kesilmişti. Bu sessizlik, sanki görülebilen, dokunulabilen boğucu kıvamda bir akıntı gibi kasabanın her yanını kaplamıştı.  Üç koca çınarın gölgesi altındaki istasyon çay bahçesi sığınılabilecek tek yerdi. Ama burada da pek kimse yoktu. Ocağın kapısının önüne attığı şezlonga uzanmış olan yaşlı kahveci, arada bir yüzüne konan sinekleri kovalayıp uyuklamayı sürdürüyordu. Ta ötede biri daha vardı: Demiryolunun hemen kenarında genç bir adam, önündeki masaya abanarak oturmuştu. Başını da kollarının üstüne bıraktığında, gövdesinin tüm ağırlığıyla yavaşça sandalyeden yükselerek masanın üstüne gittikçe yayılan bir birikinti oluşturduğu izlenimi veriyordu. İri elleri dirseklerine birer pençe gibi geçmişti. Başını tedirginlik içinde her çevirişinde gözleri sonuna dek açılıyor,  ter damlacıkları yanaklarından kollarının üstüne doğru akıyordu. Görmekte olduğu karabasan bir sanrıya dönüşüp, önce sağındaki demiryolunun uzaklaşan çizgisinde beliriyor, ardından da solundaki, caddenin buğulanan asfaltı üstünde buharlaşıyordu.

                                                                    HERHANGİBİR GÜN

Günler iyice kısalmıştı. Güneşin şöyle bir uğrayıp çekildiği, dar sokağa açılan penceremden alacakaranlığa baktım. İçeriye ürpertici bir ayaz doluyordu. Bilgisayarın başından kalktım. O sandalyenin üstünde ne süredir donup kaldığımı kestiremedim. Yazdığım birkaç sayfaya bakmak içimden gelmedi. Akıp giden zamandan söz etmeye çalışmıştım. İnsanın anılarında iz bırakan geçmişiyle, yaşamakta olduğunun dışında başka bir gerçeklik duygusu var mıydı? Bu soruyu kendi adıma yanıtlamak istiyordum. Boşuna geçirilmiş bir ömrün belki bir bölümü böylelikle anlam kazanabilecekti. Ama bilgiçlik taslayan; kesin yargılara varan söylemlere saplanıp kaldığımı görünce, kollarımı bacaklarımın arasına kıstırıp, iki büklüm, gözlerimi masadaki boş çay bardağına dikmiştim. O anda yazdıklarımın tamamını silmeği de; sözün nereye varacağını denemek için olsun yazmayı sürdürmeği de göze alamamıştım. Şimdi ise, bu söz kalabalığını okumaktan korkuyordum. Yapmacıklığımın kendi satırlarımla yüzüme vurulmasına katlanamayacaktım.

                                                       GERÇEĞİ DÜŞLERDE ARAMAK

Eski bir çanta; içi yağlıboya tüpleriyle, fırçalarla, kalemlerle, füzen çubuklarla dolu. Tüplerin çoğu kullanılmış, boş kuyruklarını kapağa doğru dikmişler; bazıları da el değmemiş dolgun bedenleriyle kendi renklerine güvenmenin uyuşukluğu içinde, çantanın temizce bir köşesine dizilmişler. Bu kargaşanın tam ortasında, olağanüstü parlak uyarılmışlığıyla bir spatula göz alıyor. Hiç kullanılmamış gibi.. Nerede onun özlediği gibi bol boya ile karılmış, aranıp bulunmuş renkler? Bugüne kadar, özenli bir tutumlulukla tüplerin ağzından sıyrılan küçük parçaların inceltilerek, kâğıt ya da bez yüzeylerde dağıtılmasına yardımcı olmakla yetinmişti.

Kapak, çantanın örselenmesine ayak uydurarak, her açıldığında arkaya doğru düştüğü için, gözünde taşıdığı ağzı iyi kapatılmamış şişeden sızan yağ, deriyi lekelemiş.

Uyanır uyanmaz duşun altına girmezsem gözlerim açılmıyor. Dün aynanın karşısında kendime baktım. Sanki çıplak bedenimi ilk kez görüyordum:

 İnce, uzun boynum yaptığım incelemeye katılmış, bir o yana bir diğer yana eğiliyordu. Zamana karşı direnen göğüslerim, soğuk suyun sertleştirdiği uçlarıyla çok çekiciydi. Neredeyse yürek atışlarımın izlenebildiği ipeksi bir ten, karnımdan topuklarıma uzanan pürüzsüz bir saydamlıktı. Kalçalarımın kıvrımları belirginleşmişti ama yandan baktığımda aldığım onca kiloya karşın gerginliğini koruyan kıvrımlar bana güven verdi. Uzun bacaklarım biraz kaslıdır; yere dokunurcasına bir salınımla yürüyüşümü bu güce borçlu olduğumu biliyorum. Boyuma göre ayaklarım küçücüktür. Kaç zamandır onlara gerekli bakımı yapmadığım aklıma geldi. Narçiçeği ojem uçmadıysa hemen sürmeliydim. Tırnaklarımın kendi pembeliği de güzeldir, olsun ben yine de onları boyamalıyım.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısından bu yana,yaşadığımız zamanı ince dilimlere ayırıp, hepsini adlandırmaya başladık.  Böylelikle tarihe belirginlik göstergeleri ekleyebileceğimize inandık. “İletişim Çağı”; “Bilgi Çağı” ilk anda anımsadığım adlandırmalardır. Her ikisi de boşa çıkan umutların özeti idi. Başka bir deyişle, bu aldatmacalı etiketlemelerin çoğu, uluslararası sermayenin adeta bir silah gibi kullanmak isteğiyle dolaşıma sürdüğü modern ötesinin süslü söylemleriydi.

Yeryüzünü yeni bir göksel inançmış gibi kuşatan “serbest piyasa kuralları” ve “rekabetçilik”,  önce üretimin aşamasında, ardından pazarlama koşullarını yaratırken en gözü kara acımasızlıkları, cana kıymaları araçedinmişti. Önümüzde açılan yeni zaman kesitinin, tüm anlamları yok etmeyi amaç edinen erk sahibi yöneticilerin elinde bir cehenneme dönüşmekte olduğunu geç de olsa kavramaya başladık.

                                AHMET CEMAL'İN SEÇİMİ;  Hermann Broch Çevirisi..

Günümüzün anlatımında gerçekliğin vurgulanması adına yapılan şey, olguların aynı anın daracık hücresi içinde üst üste yığılması marifetidir. Bu aldatmacaya girişmek için zamanın olmadığı bir boyutta geziniyormuş gibi davranmak, çaresiz kalınınca göze alınan başlıca cambazlıklardan biridir.  Çağdaş romanın öğelerinden, anakronizm, bilinçaltı akımı, iç sesle sürüp giden, önüne kattığını sürükleyen bir ırmağı anımsatan anlatım, bugün, yaşanılanı ya da kurgulananı dile dökmek yerine, yazınsallıktan koparılan bir gerçekliği, yoğunlaştırılmış katı parçacıklara bölmek için kullanılır olmuştur. Gündelik yaşantının bile böylesine fragmanlara bölünmesi, okuyucuyu, izleyiciyi ilk anda, gözden kaçırılan ayrıntıları yakaladığına inandırarak büyülese de, onu gittikçe bilinçsiz bir kolaycılığın içine sürükleyerek düşünme, kurgulama yetisinden yoksun bırakmaktadır. Okur, formüllere dayalı bir anlatım yapısına koşullandırıldığında, düş gücüyle adım atamayacağına; kendisinin herhangi bir kurgulama yeteneğinin; yorum yapma yetkisinin olmadığına inanmaya başlar. Oysa bir sanat biçimlendirmesinin sanatseverce paylaşılması, o yapıta çağrışımlarla, kışkırtılan yepyeni imgelerle olağanüstü bir evrensel varsıllık yaratır. Ne var ki, düşlemeyi yorucu ve boşuna bir gayret saymaya başlayan okur, artık olgu-olay örgüsünün dışına çıkamayıp, tüm düşsel, düşünsel etkinlikleri kendisinin yerine yeryüzü egemeni olan fegemen gücün masalcılarının yapmasını istiyor. Sanki yapıtın yanında bir kullanma kılavuzu vermek gerekiyor. Görme duyusu çok önem kazanınca, yazılı anlatımın ya sinemaya aktarılması, ya da internette görsel betimlemelerle özetlenmesi beklenmeye başlandı.

6/Nisan/2012’de gece yarısı İstanbul’dan yola çıktık. THY’nın uçağıyla iki buçuk saatlik bir uçuştan sonra Tebriz’e ayak bastık. Bundan sonra yolculuğumuzu, Tebriz, Zancan, Kirmanşah, Ahvaz, Şiraz, İsfahan, Tahran kentlerine uğrayarak, karayolundan yapacaktık. Bu güzergâh üstünde yer alan tarih, kültür varlıklarının hiçbirini göz ardı etmeden aşmamız gereken neredeyse 3.500 kilometrelik uzun bir yol vardı önümüzde.

Bu özel geziyi, 12 kişilik grubumuz için rehber-yazar arkadaşımız Bülent Demirdurak’la İranlı rehber dostumuz Farhad Şekip Pılehru düzenlemişlerdi. Bülent’in, Latin Amerika’dan Uzak doğuya dek birçok coğrafyayı tarihleriyle kültürleri açısından tanıtan kitaplarını daha önce okumuştum. Bizi Tebriz Havalimanında karşılayan Farhad da, İran Tanıtım Bakanlığınca üç dilde yayımlanacak kitabını geçen ay tamamlamış.

Konuya bir masal anlatarak girelim. Masalla-meselle düşleri paylaşabiliriz belki, ama örneksemelerle bir düşüncenin irdelenmesi olacak iş değil. Konumuz anlatım ve söylem olduğu için şu masalı yine de boynu bükük bırakmayalım:

“Yıllardır yaşamı paylaşan bir kadınla bir erkek varmış.. Türlü yoksunluklara göğüs germişler; güçlüklere, haksızlıklara karşı birlikte direnmişler. İki çocukları olmuş.. Onlar büyüyünce yuvadan uçup, yüce dağların ardında iki ayrı kente gitmişler. Anayla babanın gözünde, daha kanat açmayı bile öğrenememiş yavruları için bu göç, mevsimsiz bir çılgınlıkmış. Bu yüzden de çocuklarına duydukları özlem gün geçtikçe büyük bir kaygıya dönüşmekteymiş.. Ne var ki, o çağda, tutkular, özlemler, günlerin akışı içinde, bu zamanlardakinden daha büyük bir hızla geçmişin tortusu içine sürüklenmekteymiş.. Adam, arada bir içine kapanarak dalıp gitse de, bir süre sonra durumu kanıksamaya başlamış. Başlıca değişiklik her akşam kıyıdaki meyhanede içtiği o keyifsiz rakılara eve dönünce de bir-iki tek eklemesiymiş.

Açıklanılmasını istemediğimiz anılardan kaçınmak için sözü dolandırıp, kendimizi çıkmaza sokarız ya; ayrıntılara sarılarak anlatımı sürdürdüğümüz işte o anda çevremizdekiler bizden iyice kuşkulanmaya başlamışlardır bile..  Çünkü eski değişle, konuyu “lâf kalabalığına” boğmak, bir gizlenme ya da gizleme isteğinin, bir çaresizliğin belirtisidir. Gizlenmek istenen şey, o konudaki bilgisizliğimizdir, yetersizliğimizdir. Anıların içinden yalnızca başarıları, yengileri seçerek olduğumuzdan başka tanınmak isteği de kişiyi aynı tutarsızlığın alacakaranlığına sürükler.  Bir düşünceyi paylaşmak için olmayacak örnekler ve mesellerle sözü gerenlerden; okuduklarının, izlediklerinin yorumuna girişmek yerine, kulaktan dolma bilgilerle sözün ucunu kaçıranlardan yayılan o güvensizlik imgesi ne kadar ürkütücüdür?

SEMİHA BERKSOY’U YENİDEN ANMAK

                 

Louise Bourgeois’nın  98 yaşında öldüğünü bildiren haberi Cumhuriyet gazetesinde okuyunca, dopdolu bir yaşamdan arda kalan anlamın ne olabileceği sorusu aklıma yeniden takıldı. 1911’de Paris’de doğan sanatçı, Sorbone’da matematik eğitimi aldı; Ecole des Beoux ‘da F. Leiger, A. Lhôte ve Roger Bissiére’nin öğrencisi oldu. 1938’den bu yana Amerika’da yaşamaktaydı. 70 yaşını aştıktan sonra, yerleştirmeleri ve yontularıyla adını duyurmuş, yapıtları uluslararası boyutta sergilenmeye başlanmıştı. “Desen ve gözlem”, “ Destruction of Father” adlı yapıtları, gençlik yıllarında yeryüzünü kavrama çabasını yansıtır. Babasıyla gerilimli ilişkisi onu var olmayla teslimiyet arasında korkunç bir ikileme sürüklemişti. Bu bunalımlı dönemden yüreğinin derinliklerinde sönmeyen sevme yeteneğiyle çıkabilecekti. Özlediği aşkı ona veren erkeğe sunmak istediği sonsuz hazzı söyleme dönüştürdüğü; çok sayıda erkek cinsel organının bir arada izlendiği yontusuna kocasının adını vermiştir. Hiçbir zaman gerçeküstücü yaklaşımlara yönelmediğini, kendisinin varoluşçu olduğunu; nihilizmi tamamen dışlayarak, kendisini Albert Camus’nün ve yazın evreninin büyüsüne bıraktığını belirtirdi. Londra Tate’de sergilediği ‘Aynalı Kulelerinde’ acının irdelenmesine girişirken, oluşturduğu hücrelerinde engellenmiş benliğin öyküsünü anlatmıştır. Bu anlatım üçlü bir önermeyi içerir: “Yaparım”, “Bozar, parçalarım”, “Yeniden yaparım” (I do; I undo; I redo). Sanat eleştirmenleri Herkenhörff’le ve Robert Storr’la söyleşirken, belirsizlikle görünen arasında savaşmakta mı olduğu sorulduğunda şu yanıtı vermişti:

Kişi bir yaşa geldikten sonra dönüp geçmişe bakar. Zaman dilimlerini didiklemeye başlar. Anılarda yaşanmışlığın yalnızca mutluluk ve hazla dolu durakları kalmış gibidir. Acılar, pişmanlıklar, başarısızlıklar, sanki gizemli ellerce bilincin derinliklerine gömülmüştür; öz savunma bendini yıkıp, varlığın ovalarına yok edici bir sel gibi boşalacakları anı beklemektedirler.  Anımsayabildiklerimiz ise, belleğin tortusu içinde, şekerli tadı insanın içini bayan, baştan çıkarıcı bir bulamaç oluşturarak çalkalanmaktadır.

İşte belki de bu yüzden, “Hayatımı yazsam roman olur”, tümcesi birçok ağızda sıklıkla yinelenir.

Alt Kategoriler