Semiha Berksoy’la Karşılaşma

“Zaman” denilen şey öylesine görece ki, neyin ölçütü olduğu belli değil. Sanırım ancak doğum ve ölüm olgularıyla yüzleştikçe, bir ömrün enlemiyle boylamını belirleyen nirengi noktalarına ulaşılmış oluyor.

Geçenlerde Beyoğlu’nu adımlarken, bir hafta önce doğan torunumu düşünüyordum. Ne istediğini bilen küçücük bir oğlan: Karnı doyunca ağlamayı kesiyor. Emdiği süt gaz yaparsa, çığlık çığlığa yeniden yardım istiyor. Aksel bebenin hallerini izlerken, kızım Eren’e,

“Yeryüzüne ayak bastığımız ilk günlerimizi iyi ki anımsamıyoruz”, deyivermişim.

1- Eleştirel bakış:

Nesnel çevreden algıladığımız; duyularımızla değerlendirdiğimiz her şey, her olgu, kavrayış yetimizi güçlendiren birikimde yerini alır. Yeryüzündeki serüvenimiz, bu ham bilgi kırıntılarının verdiği yüreklilikle deneylere girişerek doğruladığımız güvenli adımlardan oluşur. Tanımak, anlamlandırmak, biçimlemek, insan benliğinin üç yapı taşıdır; insanın tarih öncesinden bu yana bilincinde büyüttüğü tutkularıdır.

Anlama erişmek, için ayrıntıları ayıklama becerisi, benzerliklere sığınmayan bir irdeleme yetisi; karşılaştırmalardan kaçınarak özü yakalayan bir kavrayış gerekir. Genellemeler, içinde yaşadığımız atmosfer gibidir. Soluduğumuz havanın, diğer canlılıkla paylaştığımız toprağın bize verdiği huzura, yaptığımız genellemelerle varırız. Bu güvenli ortamda yaşadıkça ürettiğimiz kavramlarla soyutlamalara, yani geleceği kurgulamaya girişiriz. Soyut düşünce, kurgulamanın, buluşların, yaratıcılığın başlıca kaynağıdır.

1-  Hangi bağlamda bir arada? Niçin yan yana ?

Zamanın akışı, hızlı yaşama isteğinin kıvrımlı devinimi, nesne kalabalığının ortasında  donup  kalmamıza; hiçbir anlam ve bağlam ucu yakalayamadığımız bir belirsizliğe sürüklenmemize yol açıyor.

Nesne ve olguları, birbirleriyle karşılaştırarak, aralarında benzerlikler arayarak, yeryüzünü sanki  yeniden tanımaya giriştik . Anlamların , kavramların  tümünü aynı  analoji kazanına  doldurup erittiğimizde karşımıza çıkan kargaşayı, ‘bireysel beğeni’ ya da ‘öznel seçim’, diye sunma  yanlışlığı  sürdürülmekte ... 

“Resim sanatı suskun bir şiir sanatı; şiir sanatı ise, konuşan bir resim sanatıdır.” –Simonides (V.yy.)

Protogoras’ın (İ.Ö.485-411), “ İnsan her şeyin ölçüsüdür” sözüyle açıklanan, bilginin duyular yoluyla edinildiği; bu nedenle de kişiden kişiye değişen bir algılamalar bütünü olduğu inancı, çeşitli düşünsel akımlarca bugüne dek benimsene gelmiştir. Duyusal bilgi, deneysel bulgularla, kurgu ve uygulamalarla desteklendikçe genel bir bilgiye ulaşılabileceği umudu doğdu. Bu umudu besleyen ilk düşünür Sokrates’tir (468-400). O, “Bir şey biliyorsam, o da hiçbir şey bilmediğimdir” değişiyle, insanın bilincindeki tortulardan kurtulmasını, böylelikle ortak bilginin uyandırılıp geliştirilmesini önermişti. Çünkü insan yapısı bireylerin tekilliğinden değil, insanlığın paylaştığı bir bütünlükten kaynaklanmaktaydı. Varlığı tanımak, anlamlandırmak için de başka bir yol yoktu.

Jean  Baudrillard’ın söyledikleri ve akla takılan sorular;

Woody Allen , senaryosunu yazıp yönettiği, 1977 yapımı “ Annie Hall” filminde, on beş yıldır psikanaliz seanslarından kurtulamayan televizyon komedyeni kahramanının ağzından şöyle seslenir :

“İki tür insan vardır : Mutsuzlar ya da umutsuzlar ...”

Bugünün insanının halleri ve  kendisini duyumsadığı konum,  neredeyse otuz yıl öncesinden böyle özetlenmiş.

Öykücülerimiz, romancılarımız, yapaylıktan kaçınmak için kalemlerini denk almalılar; ressam da, yontucu da düşlerinin dışındaki boşluğa bel bağlamak densizliğine kapılmamalıdır.. Düşler sipariş edilemez. Sanatçı bakışını geleceğe çevirerek, ayrımcılıktan, gerçeklik duygumuzu körelten simülasyon tutkusundan, barışçıllığın yerini alan bireyci ve bencil söylemlerden kaçınmalıdır. Sanatçının kendisinin biçimlendirdiği, kurguladığı kişilerle, yarattığı kurgusal oylum içinde hesaplaşmak zorunda olduğuna inanan yazar Ferzan Gürel’le birlikte nice bilimkurgu romanı ya da filmi de paylaşmışımdır. Gerek geleceği düşleyen anlatımlar, gerekse insanlık durumlarını anlamlandıran tin çözümlemeleri; Jules Verne’den, Virginia Wolfe’a; M. Shelly’ye, İ. Oktay Anar’a dek birçok yazarın kalemiyle canlanıveren bambaşka gerçeklik duyumsamalarının onun beğenisiyle kucaklaştığını izlemişimdir.  Gündelik yaşantılarda olsun, sanatsal yaratımda olsun, onun hoş görmediği yaklaşım öznellik batağına saplanıp kalmaktır. Öznellik, bencilliği kışkırtan bir mırıldanmadır; bir başka açıdan bakıldığında da, genelleme yapmamıza ve soyutlamalara girişmemize engel olduğu için anlatımcının tutarsızlığına yol açar.

1- Anlamlandırmada kullanılan dili yadsımamak :                        

Yalnızca yazında değil, bütün sanat dallarında, yaratım ve biçimlendirme için başvurulan dilin öğelerini izlemek, sözün, sesin, devinimin, iki boyutta renkle çizginin, yontunun oluşturacağı evrene içtenlik, özgünlük, en önemlisi tutarlılık kazandıracaktır. Sanat yaratımıyla ortaya konulan bu yepyeni evren, aslında algılarımızla değer biçtiğimiz nesnel çevrenin birer değillemesidir. Duyularımızla edindiklerimizi tartışmaya, irdelemeye yapılan bir çağrı yolu olan sanat, eğretilemeleriyle, kışkırttığı çağrışımlarla, yazının, müziğin, dansın, sahnenin, plastik sanatların, sinemanın da ayrı birer dil olarak benimsenmesine yol açar. Böylelikle sanatçı, gündelik konuşma dilinin yetkinleşmesine katkıda bulunurken; diğer yandan ‘tarihsel süreklilik’ kuramının tembelliğine karşı çıkan bir tez canlılıkla bu sanat dillerinin gelişip kendi içlerinde uğradıkları büyüleyici değişimlerle bugün ‘disiplinler arası bütünlük’ diye anılan anlamlandırma uzamını sonsuzluğa erdirir. Anlamlandırmaya  boyutsuzca tanınan bu özgür alan, bireyselliğe elbette açıktır; ama bireyci ve öznel mırıldanmaların yitip gideceği; canlılığı yalnızlık içinde tükenmeye yönelten modern ötesi anlatımların soluk alamayacağı bir auradır..

Alt Kategoriler