“Bunca yolu yürüyerek mi tüketmişti? İlk adımını attığı anı anımsıyordu: Alacakaranlıktı. Adımlarını bir koşuya dönüştürdükçe karanlığa gömülmekteydi. Yeni sürülmüş, kabartılmış toprağıyla ekime hazır bir tarlada ikide bir tökezliyordu. Artık bir adım ötesini göremez olmuştu. Durdu. Oldukça uzun bir zamanı uyuklayarak geçirmişti. Toprağın ılık nemini içine çekerek durmadan kök salan, güçlenen tohumdu sanki. Öylesine mutluydu ki, uyanınca yürüyebilecek miyim kaygısı aklına bile gelmemişti. Şu ayak bastığı yeni dünyada soluk alıp vermeyi öğrenmesi gerekiyordu. Bunu becerebilecek miydi? Yoksa ana rahminin o uykuya çağıran kucaklayıcı renklerin, seslerin dizilimlere yerleşmiş tonları arasında adımlar atma denemelerini sürdürmekle mi yetinecekti?

Onu ayakta tutan ılık ortamdı. Bu yüzden o ortamdan yakasını kurtaramıyordu. Çocukluğunu yeniden yaşama isteği tüm benliğini ele geçirmişti. Bu sözcükleri yıllar önce kendi güncelerinin sayfalarına taşıdığını biliyordu. Ne var ki, kayıtlarına geçen yalnızlıktan yakınmalarını bugün benimsiyor muydu? Karşılaştığı her olumsuzluğun yaşadığı yalnızlık yüzünden olduğu yargısı hiç de doğru olmayabilirdi. Üstelik gittikçe daldığı tek başınalığın onu içine sürüklediği imgeler sağanağı altında bile düşüncelerini daha berraklaştırdığına inanmıştı.

Geçenlerde bir kitabevinde karşılaştığı, güzelliği ile onda iz bırakmış, imgesini birkaç anlatımına taşıdığı genç bir kadın, uzun bir ayak üstü sohbetinden sonra, ayrılırken; “Kalabalıklara karışmak, sosyalleşmek başlıca seçimimiz olmalı, yoksa yabancılaşmamız yitip gitmemize yol açabilir!”, diye kendince önemli bir uyarıda bulunmuştu. Mırıldanmayı andıran sesi bugün de kulaklarında çınlar. Artık en sıradan yargılar vurgulayıcı bir ses tonuyla ve çoğulcu bir dille yapılıyordu. Böylece bize, değindiğimiz konulara daha saygın bir yer verileceği sanılıyordu. Pek aldırdığı da yoktu. Ne düşünürlerse düşünsünler. Bu genç kadının okuru olduğunu bilmek, onu oldukça rahatlatıyordu. Son kitabını okumamış olabilirdi. Ama bunu ona sormak ölümü göze almak kadar kendisini utanca boğacaktı.

Sonunda sağlam bir yüzeyde birkaç adım attığını anladı. Kendine yeniden güven duymaya başlamıştı. Patikanın son dönemecine ulaştığında yolun karşı ucunun kumsala doğru keskin bir dönüş yaptığını gördü. Büyük bir yerleşimin ışıkları, çok katlı yapıların duvarlarından yansıyarak çevreyi aydınlatıyordu. Her adım onu umutsuz bir sona, ya da yürek ürperten bir geleceğe sürüklemekteydi. Hiç olmadık anda düşlerini yırtıp atamazdı ki. Uzun bir ömürden geriye kalan anılarının hangi sayfaları, yaşadıklarından hangileri, kurguladıklarından, ya da düşlerinden derlenmiş anlatımlardı? Bunu kestirmek oldukça güç bir işti. Ama şu anda adımladığı yeni dünyanın kirli kumsalının üstünde kendisi de az-çok atıklarını, pisliklerini bırakıp gitmeyecek miydi? Her kalem kullanan kişinin yazdıklarını bireyselleştirmek isteği ile sayfalar doldurması işte bu yüzden değil miydi? Bu yaşa geldikten sonra başka bir gezegene ayak bastığı düşüncesine kapıldığını biliyordu. Ama buraya nereden, nasıl geldiğini anımsamıyordu. Bu ilerleyen yaşıyla birlikte bunca anıyı geleceğe taşımak, kendisini yeni bir gezegen üstünde büsbütün yabancılaşmaya sürüklemez miydi? Belki de yaşlanıp sürüklendiği yalnızlığını yerküreyi anlamlandırmak için çırpınan biri mi olmuştu?

Bu gezegenin binlerce yıla erişen geçmişiyle; kendisinin de çağcıllarının da olmadık heveslerini besleyen şu eski dünyası, eskittiği bilgi birikimini “yapay zekâ” diye adlandırarak yenilediğini ileri süren yadsımalarıyla gençleştiği yalanına inanarak eski bir dünyanın üstünde barınıyorduk. Bunca bilgi birikimini yok sayarak yeniden sınıflandırmak o bilgiye ulaşmayı kolaylaştırıyordu; bilgileri bilgi-işlemde elimizin altında tutmamızı sağlıyordu. Ne var ki, özellikle genlerle oynayarak tek-tipler üretmenin kimler tarafından, ne gibi amaçlar için kullanılacağı büyük bir belirsizliği daha da büyütüyordu. Evrende yaşamımızı sürdürdüğümüz kürenin üstünde ‘nadir elementler’, su ve enerjinin paylaşılamaz olması örneğinde olduğu gibi yokluğun kapısının aralandığını düşünmek bile kötü düşlere teslim olmaktan daha da korkunç olacaktı.

Önerilen makaleler

[instagram-feed]