- Konumun Yitirilmesi:
Gündelik çabalarımızın içinde hangi durumda olduğumuzun hep bilincindeymişiz gibi, spor karşılaşmalarında taraftarların saplanıp kaldığı dille, konumunu yitirmekten, takımda yeni görev alan genç oyuncudan söz açarken, “Ah! Ben bilmiyordum ki,” diye, söze girip, yenilgisini itiraf ederek, “orada” mıydım” sorusuna karşılık aramak nasıl bir anlamsızlıktı?
Aslında, ben bu soruyu yöneltirken neredeydim? Ama ben bu soruların peşine düşerek nasıl yolumu kaybetmiştim? Sanki bana her biri ayrı umutlar veren bu duraklarda beni kimse bulamayacaktı. Oyun bir takım oyunu değil de bireysel kalem çatışmasına dönüşen bir kavga olsa bile, pek bir şeyin değişmediğini görürüz: Yine kurallarla, zamanın dayattığı koşullarla, yöneticilerin dayattığı yeni yöntemlerle elimiz kolumuz bağlanmıştır; boyun eğeriz, tüm gücümüzü o amaçlara ulaşmak için kullandığımızı fark etmeyiz bile. Buralarda; evrenin tam ortasında bulunmamıza bir açıklama getirmek için çalışmalarımız yıllardır sürüyor. Sanat, düşün, bilim alanlarında vardığımız yer, varlığımıza bir anlam kazandırmanın çok uzaklarında.
Toplum yaşamında öylesine teknolojik bağımlılıklar var ki, endüstriyel üretim bireyin önünde hiçbir seçenek bırakmıyor. Nesnelerin yığıldığı, koskoca bir vitrin oluşturmuş yeryüzünde insan, neredeyse bu üretim kalabalığından ayırt edilemeyecek. Bilimsel araştırmaların; akılcı kavrayışların boyutu değişti. Teknolojik gelişmenin yöneldiği amaç, yeryüzünün tüm gücünü ele geçirmek isteğini kışkırtınca, faşist güce tapınma yeniden eski gömütlerinden toprak üstüne adım atmaya başladı. Yerkürenin tüm kaynaklarının, tüm gücünün tek elde toplanmasının adımları ta bin dokuz yüz altmışlarda başlatılmıştı ama o zamanlar tek kutuplu dünya yerine hiç değilse, çok kutuplu; biraz demokrasiyle soluk alabileceğimiz bir yerkürenin mümkün olması umuduyla gençliğimizi sürdürüyorduk.
Bugünün ileri teknolojisi sayesinde, insanın biyolojik sınırlarının farkına vardık. Gündelik işlerin, insanın biyolojik yapısıyla robotik programların bir araya gelemeyeceği ortamlarda insan tarafından paylaşılamayacağını ve insanın bu acımasız süreçlerin içinde yer alamayacağını artık anladık. Bu görevi, tamamen robotik insansılığa yüklemek o tek-güç için kaçınılamayacak bir yoldur. Şimdi insansı bedene, geleceği düzenleme yükümlülüğünü bile yükleyemiyoruz. Sanıyorum bu görev her işlevi yüklenecek bilgi-işlem kutularına yüklenecek.
Esra Akcan’ın Heidegger yorumunda belirttiği gibi, nesnelerin açıklanmasını, ölçülmesini, denetlenmesini, zamanı gelince de kullanılır kılınmasını sağlayan modern nesne bilimidir. (Kısacası modern bilimin) şeylerin gerçeği olduğunu; varlığın ölçüsü olduğu iddialarına bile o dönemde yol açılmıştır. Heidegger, bu tezlerin bir teknoloji düşmanlığı olmadığını sıklıkla dile getirir.
Tasarım ve biçimlendirmenin, her aşamasında teknolojinin öne çıkarılması, amaç ne olursa olsun konumun yitirilmesi sonucunu yaratıyor. Gündelik insan eylemlerinden, sanat yaratımına; bilimsel araştırmalarla yeni araçlar edinmeye, uzanan çizgi, tüm dayatılan tablonun sınırları ya da sınır tanımazlığı bir boşluk duygusunu ortaya çıkarıyor. Bu da insanın biçimlendirme isteğini yitirmesi sonucunu doğuruyor. (1)
2. Bilimin Biçimlendirme Girişimleri:
Kökü Yunanca’dan gelen, sağlıklı doğum anlamına gelen, ‘eugenes’, kalıtım bilgisi’ birikimi yoluyla yirminci yüzyıl başında kusursuz kuşaklar yetiştirmeye yönelen bir bilim dalı olduğu biliniyor. A.B.D’de orta, güney Avrupa ülkelerinden göçleri kısıtlayan bir bilim dalı olarak gelişen Öjenist çalışmalar 1924 yılında toplumsal Biyoloji arşivi oluşturarak işe başladı, 1927’ye kadar raflar kalıtım ve ırk hijyeni kitaplarıyla dolduruldu. İnsan kalıtımı Enstitüleri kuruldu. 1933’te doğuştan hasta kuşakların üreme yasaları düzenlendi. Yine yerleşen yasal yapıyla evlenme, cinsel ilişki yasakları uygulanmaya başlandı. 350.000 akıl hastası, 30.000 Çingene, yüzlerce siyahi kısırlaştırıldı. Nazi Almanyası bunlarla da yetinmedi, 1945’e değin altı milyon yahudi, 750.000 çingene, öldürülmüştü. Bu bilgileri Dr. Ayşenur Köküöz’ün dediğine göre “…..olası toplumsal sonuçlar bakımından akla bu ilerlemenin yalnızca bir tedavi yöntemi olmadığı, bir bakış açısıyla insanı yeniden biçimlendirmeyi amaçladığı geliyor.”
Yüzbinin üstünde gen oluğu hesaplanırken, şimdilik altı bininin belirlendiği, tüm genlerin özellikleri kayıtlara geçtiğinde insan sağlığı konusunda tüm sırların ortaya çıkacağını öğrenmiştim ki, yeni yayınlar arasında Hox Geniyle karşılaştım. Hox Geninin işlevi, yaratıkların el, bacak, yüzgeç gibi organlarının gelişmesini zamanlaması konusunda çok etkili olduğu anlaşılmıştı. Kol, bacak, yüzgeç kaslarının bu gen sayesinde olağanüstü bir zamanlamayla bedenlerin gelişiminin başarıyla tamamlanabildiğini öğrendim. Bu gen genetik dizinde yerini almazsa kol ve ayak kaslarının gelişmesinin sakat olacağının anlaşıldığını öğreniyordum. Hox hücrelerinin dizilimindeki aksaklıklardan öte, Hox saatinin geri kalması durumunda, birkaç fazla organa sahip olmak işten bile değil! Hox’un durdurulabilecek saati ile, insanı yanıltan zaman kavramının aynı olduğu iyice anlaşılmıyor mu? Haydi şiir diliyle zamanı yakalamaya çalışalım;
Kaynaşır birbirine gün olur zamanlar;
Geçmiş gelecek birleşir tek kesitte,
Sanki ilk kez yaşarız yaşanmışı dünlerde
Ya da başlar ansızın ta ilerde olacak
(Behçet Necatigil “Gün Kayması” şiirinden)
3. Sanatın Biçimlendirmesi
Kurgu ile gerçek yaşamın bağıntısı, sanat yapıtındaki anlatım ile sanatçının sezgisi arasındaki başkalıkları belirler. Çünkü sanatın biçimi ile öz arasında bir iletişim başlamıştır. Dış dünya ile somut yaratım arasındaki bağıntı hem bir engel hem de etmendir. (3)
Beneditto Croche, sezgi ile anlatımın aynı olduğunu ileri sürer. Oysa Pareyson Estetiğinde ‘yaratım’ deyişi yerine, biçimlendirme ya da oluşturmadan söz edilmektedir. Umberto Eco, Pareysonun anlayışının, varolma durumunda olan birey ile topluluğunun oluşturduğu kültürel bir dünyayı önkoşul olarak ele aldığını belirterek der ki “…. Biçim bir kez oluştuktan sonra artık kişilik dışı bir gerçeklikmiş gibi varlığını sürdüremez. Ancak sanatçı artık elindeki sanat nesnesiyle birlikte kendisine de biçim vermektedir. (4)
Çok erken aramızdan ayrılan Şair Dayım Halil Kocagöz’ün dizeleriyle geleni de, gideni de yalnız bırakmamak için seslendirelim onun gömüt taşındaki dizeleri:
“ ………
Zamanla yaşam sonsuzdur evrene göre
Yaşanan uzunluktadır zaman
Gelen gidene göre “
(1) Geçmişte kaldığı Çağda Sanat, Bir Martin Heidegger yorumu. “The Question Concerning”’de deyimin aslı ‘Bestand’ olarak geçmektedir. Esra Akcan’ın çevirisinde (’DEFTER Sonbahar 1995.Sayfa 70-71)
(2) “Bilim ve Teknik” 339 Gen Etik. Ayşenur Köküöz, Şubat 1996
(3) Umberto Eco, “Açık Yapıt” S:’212-213.
(4) Avignon Beşlisi” Lavrence Durel- Can Yayınları1992. Geçen yıl ikinci kez okuyarak anımsama törenine benzer bir tören içine girdiğim, bu roman için olmasa da yeni bir biçime kavuşmanın nasıl da güçlüklerle dolu evreler içerdiğini Georges Braque bir törenden değil, bir şölenden söz açar: “….. insanı tasarımlayan, kavramak için düşleyen bir varlık olarak tanımlarsak, bunun anlamı insanın geçeklerden uzaklaştığı ya da çekildiğidir.” Braque’ın deyişiyle, kaçınılmazlık; düşüncenin kabuklarından soyulması, giysilerinden kurtarılmasıdır; çıplak bırakılmasıdır. Bu tanım önce aklımıza takılan şiirlerden biri gibidir sanki.
“Kıskanılacaksa büyük bir şair
Hayatıyla kıskanılmalı
Şiir hayata göre kolay bir eylem.
Bir gün uğraşarak güzel bir şiir yazılabilir:
Mavi bir göğü pembeye boyayan
Birkaç erguvan ağacını,
Bir çınar gölgesindeki
Serin su sesini
Bir yakınlığı düşleyerek.
(………………………)
Hayatın zor biçimlenen gereçleri ise
Hep zorlar şiiri.
Bir insandan
Bir kentten
Bir kitaptan
Şiire ulaşmaya çalışırken.”
( *) Turgay Fişekçi’nin “Her şey yıkılırken şiiri ayakta gördüm” şiirinden. Adam Sanat 1995 say.117
(* *) Yukarıdaki denemem 1995 – 96 yıllarında Adam Sanat’ta yayımlanan denememden alıntılara yer vermektedir. Şimdilerde ise, Yapay Zekanın yönettiği bir yer yüzünü adımlamaktayız.
Aralık 2025
